top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 7 Kas 2022
  • 4 dakikada okunur
Bella henüz 2 yaşında Toy Poodle cinsi bir köpek... Ama o kendini bir köpek olarak görmüyor. Hatta köpeklerden mümkün olduğunca uzak duruyor. O kendini insan sanıyor. İnsanlarla yaşamayı, onlarla oynamayı, yemeyi, gezmeyi seviyor. Her ne kadar konuşamasa da çıkardığı sesler ve fiziksel hareketleriyle kendini insanlara çok iyi anlatıyor. Lise yıllarında Tiny ismini verdiği bir köpeği sahiplenen Yasemin Hanım, bir süre sonra tüm sorumluluğu annesine bırakmış. Yıllar sonra bu kez kendisi anne pozisyonundayken kızları Ece ve Alara’nın bir köpek sahiplenme isteklerini, geçmişte yaşadığı bu tecrübesi yüzünden sürekli reddetmiş. Emin Bey ise aynı evde bir evcil hayvanla yaşama fikrine çok uzakmış. Ece ve Alara ebeveynlerinin karşı çıkmalarına rağmen bir evcil hayvan sahiplenme fikrinden asla vazgeçmemişler. Ve sonunda onları ikna edip Bella’larına kavuşmuşlar. Bella, şimdilerde Serdaroğlu Ailesi’nin en büyük neşe kaynağı.


Sahiplenme hikâyeniz nedir?

Yasemin: Kızlarımız Ece ve Alara, köpek sahibi olmayı çok istiyordu fakat biz, özellikle de eşim bir türlü ikna olmuyordu. Geçtiğimiz yaz denizdeyken minik bir köpekle çok ilgilendiler. Sürekli yanına gittiler, onunla oynadılar ve ondan o kadar bahsettiler ki bu da bizi ikna etti. İkna olduğumuzu bir tek eşim ve ben biliyorduk ve kızlarımıza sürpriz yapmak istiyorduk. Toy Poodle cinsi köpekleri araştırdık. Çevremde bu işle ilgilenen güvendiğim birine danışarak sahipleneceğimiz yer ile irtibata geçtik. Kızlar, eşimin hâl ve hareketlerinden bunu fark edip, mesajlarını ve konuşmalarını gizlice takip altına almışlar. Biz bunu sonradan öğrendik. Eşim İstanbul’a gittiğinde daha öncesinde görüntülerinden ve videolarından hayran kaldığımız Bellamızı alarak eve getirdi.



İlk karşılaşmanızda ne hissettiniz?

Emin: “İlk karşılaşan bendim. Ben köpek sahibi olma fikrine bu kadar uzakken, Bella ile ilk karşılaşmamızda onunla aramda farklı bir elektrik oluştu. Uçakta bile İstanbul’a gelene kadar devamlı kucağımdaydı.”

Yasemin: “Küçücük ve kıvır kıvır bir şey bana bakıyordu. En az çocuklar kadar heyecanlıydım.”

Ece: “Ben Bella ile ilk karşılaştığımda çok heyecanlı ve sevinçli hissetmiştim. Çünkü uzun süredir hayalini kurduğumuz şey gerçekleşmişti.”

Alara: “Ben Bella’yı ilk gördüğümde bu kadar tatlı bir köpeğin benim köpeğim olduğuna inanamadım. Hayatımda en mutlu olduğum anlardan biriydi.”



İsmini nasıl koydunuz, sizin için özel bir anlamı var mı?

Yasemin: Kızım Alara, en baştan beri bir gün köpeği olursa adını Bella koyacağını söylüyor ve tüm oyunlarında Bella adını kullanıyordu. Biz de çok beğendik ve ismi Bella oldu.


Cinsi nedir, bu cinsin en belirgin özellikleri nedir?

Yasemin: Cinsi Toy Poodle ve en belirgin özellikleri; dünyanın en zeki ikinci köpeği olması, tüy dökmemesi, koku olmaması ve ev yaşamına çok uygun bir köpek olması.


Nasıl iletişim kuruyorsunuz, isteklerini size nasıl anlatıyor?

Yasemin: Kendini insan zanneden bir köpek cinsi. Bir tek konuşamıyor o kadar. Neredeyse her söylediğimiz şeyi anlıyor. İsteklerini beden diliyle ve farklı ses tonları kullanarak ifade ediyor. En çok istediği şey bizim yemeklerimize ortak olabilmek.

Neden bir evcil hayvan sahiplenmek istediniz?

Alara ve Ece: Evcil hayvan sahiplenmek istememizin sebebi, bize göre her insanın bir evcil hayvanı olmalıdır. Çünkü evcil hayvanlar, sahiplerine karşılıksız olarak sevgilerini sunar ve anlattıklarını yargılamadan dinlerler.



Karar vermeden önce, evde bir hayvanla yaşamanın nasıl bir şey olduğuna dair bir fikriniz var mıydı?

Yasemin: Benim ilk tecrübem değildi. Lise yıllarımda ailem ile yaşarken sahiplenmiş olduğum, Tiny isminde çok sevdiğim Terrier cinsi bir köpeğim vardı. Tabii o zaman da köpeğimle ilgili neredeyse tüm sorumluluk anneme kalmıştı. Bu defa evin annesi ben olduğum için başıma geleceklerin az çok farkındaydım. Köpekleri çok sevmeme rağmen sahiplenme konusunda ilk başlardaki kararsızlığım bundan kaynaklanıyordu.

Emin: İlk başlarda evcil bir hayvanla aynı evde yaşama fikri bana çok uzak bir kavramdı. Bella’yla tanıştıktan sonra düşüncelerim tamamen değişti.



Patili dostunuzun aileye katılmasından sonra hayatınız nasıl değişti?

Yasemin: Bella ile birlikte hayatımızda pek çok şey değişti. En başta dışarıda onsuz geçirdiğimiz zaman kısıtlandı. Çünkü evde sizi bekleyen ve tüm dünyasının merkezinde olduğunuzu bildiğiniz bir canlı var. Dolayısıyla dışarıda onunla birlikte gidebileceğimiz yerleri seçiyoruz. Tatil planlarımızı ona göre yapıyoruz. Yanımıza alamadığımız durumlarda ne kadar güvenli bir ortamda da olsa aklımız onda kaldığı için tatil süresini çok daha kısa tutuyoruz. Hayatımızda pozitif anlamda bir çok şeyi de değiştirdi diyebilirim.

Emin: En büyük değişim bende oldu. Bir hayvanla yaşama fikrine bu kadar uzakken şimdi onsuz bir günü bile düşünemiyorum ve evde devamlı onunla temas hâlindeyim.



Bir evcil hayvana sahip olmanın olumlu ve olumsuz yanları nedir?

Yasemin: Bana göre olumlu yönlerinin yanında olumsuz yönleri çok az. Bir kere çok büyük bir sevgi var işin içinde hem de karşılıksız. Gün içinde ne kadar yorgun ve stresli olsanız da günün sonunda eve geldiğinizde sizi tüm içtenliğiyle bekleyen bir dostunuz var. Sizi sakinleştiriyor ve dinginleştiriyor. Bir canın sorumluluğunu almak elbette ki kolay değil. Onun bakımı, mamaları, aşıları... Hepsi eksiksiz ve özenle takip edilmeli. Yorgun bir günün ardından onun egzersiz ihtiyacı, oyun ve temposuna ayak uydurabilmek bazen zorlayıcı olsa da onunla yaşamanın keyfinin yanında hiç bir şey değil. En stresli zamanlarda bile o kadar iyi geliyor ki özellikle çocuklara kattığı sorumluluk, paylaşma ve mutluluk duygusu paha biçilemez.


Evcil hayvan sahiplenmek isteyenlere mesajınız nedir?

Yasemin: Sahiplenmeden önce çok iyi düşünün ve öyle karar verin. Onları ailenin yeni bir üyesi olarak görecek, koşulsuz sevebilecek, tüm ihtiyaçlarını eksiksiz bir şekilde karşılayabilecek ve asla terk etmeyecekseniz sahiplenin. Bu koşulları yerine getirebilecek olan herkese bu büyük sevgiyi yaşamalarını gönülden tavsiye ederim. Tüm bu sorumlulukları yerine getiremeyecek olanlar, geçici bir heves olarak görenler lütfen bir evcil hayvan sahiplenmesin. Evcil hayvanlar için terk edilmek çok büyük bir travma. Özellikle, yazın bir kaç aylığına Bodrum gibi tatil beldelerinde, bir hevesle evcil hayvan sahiplenip sonra da giderken onları sokağa bırakan çok fazla insan var. Bu onlara yapılabilecek en büyük kötülük.



  • Yazarın fotoğrafı: Mustafa Küçük
    Mustafa Küçük
  • 4 Kas 2022
  • 8 dakikada okunur
Hayatını, kültür ve sanatla dop dolu yaşayan yazar, ressam ve daha pek çok titri bünyesinde barındıran Serra Erdoğan, 1981 yılında İstanbul’da doğdu. İlköğretim ve lise eğitimlerini İstanbul’da bitirdi. Newport Amerikan Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği ve Master of Business Administration eğitimlerini başarıyla tamamladı. Sanatla yolculuğu lisedeyken roman ve şiir okuyarak başladı. Bu arada renklere olan tutkusu canlandı ve resim çizmeye de yöneldi. Roman, anı, deneme, araştırma ve şiir türlerinde yayımlanmış 18 kitabı bulunuyor. Dünyada hiç yapılmamış bir teknikle; kadife süet deri kumaş üzerine özel kalemlerle resim yapıyor. Tekniğine ise “FuturistSS” diyor. Serra Erdoğan, bu sayımızda Bodrum Dergi’nin konuğu oldu ve sorularımızı yanıtladı.



“Sanat; toplum için değildir, ayna değildir, hüzün için değildir, aşk için değildir, birisi için değildir, gerçekler için değildir. Sanat; sanat için bile değildir. Sanat hiçbir şey içindir, her şeydir. Bu sebeptendir ki 20. yüzyılın son çeyreğinde “sanat” sözcüğünün önemli sözlüklerdeki yarım sayfalık tanımı yerini bir kaç kelimelik o tanıma bırakmıştır: “An act of expression.” Dolayısıyla sanat, her şeyin ifade edilişidir. Bir “için” ihtiyacı içerisinde değildir.”


Bize kendinizden bahseder misiniz, Serra Erdoğan kimdir?

1981 yılında İstanbul’da doğdum. Aslen Malatyalıyım. İlköğretim ve lise eğitimlerimi İstanbul’da bitirdim. Amerikan Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği ve Master of Bussiness Administration eğitimlerini başarılı bir şekilde tamamladım. Yayımlanmış 18 kitabım olup, roman, anı, deneme, araştırma ve şiir türlerinde yazıyorum… Dünyada hiç yapılmamış bir teknikle, kadife süet deri kumaş üzerine özel kalemlerle resim yapıyorum. Tekniğimin adı FuturistSS. Kendi kendime çok fazla sohbete dalan biriyimdir. Durduk yere, saçma sapan şeyleri merak eder, Google’a yazıp öğrenmek yerine çözüme ulaşana kadar girebileceğim yolları, gidebileceğim yerleri keşfetmek hoşuma gider. Buna laf lafı açar da diyebiliriz. İşte bazı insanlar vardır ki onları, hiç düşünmeden kafanızda dönen bu sohbete davet edebilirsiniz. Cevaba bakmanın yasak olmadığı bir bilgi yarışmasında gidiş yoluna puan verileceğinin söylenmesi gibidir olayın geri kalanı. Düşünme şekillerinizi öğrenir, bazen aynı yola girer bazen farklı kapılar açarsınız. Paylaşmanın en verimli biçimlerindendir herhangi bir konu hakkında rahatça sohbet edebilmek. Sorduğunuz sorulara cevap ararken başkasının soruları ile köşelere sıkışmaya izin vermektir. Bilgi paylaştıkça güzeldir. Ona ulaşana kadar geçtiğiniz yolu biri ile paylaşmak ise bunun iki katına tekabül eder."


Resme ve sanata olan ilginiz ne zaman başladı?

Sanatla yolculuğum lisedeyken roman ve şiir okuyarak başladı. Bugüne kadar şiir, deneme, araştırma ve roman türlerinde 18 kitabım yayımlandı. Bu arada renklere olan tutkum canlandı ve resim çizmeye de başladım. Aslında ben Bilgisayar Mühendisiyim. Yazarken hayal ettiklerinizi kelimelerin büyüsüne, resim yaparken ise renklerin büyüsüne bırakıyorsunuz… Sanırım bu büyü bittiğinde sanatla olan yolculuğumda tamamlanmış olacak.


Kadife ve Süet üzerine eserler yaptığınızdan bahsetmiştiniz. Bu tekniği nasıl ürettiniz ve geliştirdiniz, detaylı bahsedebilir misiniz?

Işığı resmin üzerinde hatta içinde tutabilmenin yegâne yolu kadife ve süet gibi maddeleri tual olarak kullanmak. Sanırım daha fazla detay yok çünkü ben malzemeden daha çok resimle uğraşıyorum, hatta resimden daha çok teorisiyle uğraşıyorum.


“Şu hayatta, her türlü kabalığı yapanların ‘özünde çok iyi biri’ diye savunulmasına gelemiyorum. Sanki atom partikülü ve psişik güçler araştırmacısıyız. Öz nedir ki mesele olsun? İnsan, eylemleridir ve eylemlerine sahip çıkamayan hiçbir bilinç farklı bir değerleme kriterinde olamaz...”



Düşüncelerinizi en iyi ifade ettiğiniz eseriniz hangisi?

Çok klasik cevaplar vermek istemiyorum. Tabii bütün eserlerim benim düşüncelerimi ifade ettiğim çalışmalar oldu. Sırtımda küfe yok, bir kitap yazmaya kalktığımda düşüncelerimi sınırlayan veya biçimleyen benim dışımda biri yok. O yüzden kendimi rahatlıkla ifade edebildiğimi düşünüyorum. Ama romanlarımın yakın arkadaş çevreme daha fazla heyecan verdiğini düşünüyorum. Ayasofya’nın Sırrı adlı çocuk romanım… Telegram Cinayetleri, Sırlı Gök ve Terken, bence başarılı romanlardır. Konuları orijinaldir.


Belli bir yazma rutininiz var mı?

Şöyle diyeyim; belki günlük bir ev ödevi şeklinde yazmam ama bir kitaba başladığım zaman çok yoğun çalışırım. Gecem gündüzüm onunla geçer. Yazmadığım zamanlarda bile onu düşünürüm. Sonra kitap bittiğinde rahatlarım. Hatta bir daha hiç yazmayacakmış gibi yazma işinden uzaklaşırım. Belli bir süre sonra bu uzaklık ortadan kalkar ve yeniden aynı tempo başlar.


Günlük hayat kaleminizi nasıl etkiliyor?

Tabii, etkilemez mi? Biz bütün malzememizi günlük hayattan alıyoruz. Yaşadığımız çağı yazıyoruz. Tarihi bir roman yazsak bile yaşadığımız çağın değerleriyle, bakış açısıyla, üslubuyla yazıyoruz. Her şeyimizi günlük hayattan alırız biz. Gerçi bu soruyla kastettiğiniz anlam, ilk bakışta görünenden daha ince olabilir. O zaman farklı şeyler söylemek gerekir. Günlük hayatı olduğu gibi alıp koyamazsınız sanat eserine ama o, başarılı olduğu kadar günlük hayata yaklaşır. Günlük hayat, hem sanat eserine ister istemez sızan bir şeydir hem de sanat eserinin kendini benzetmeye çalıştığı şeydir. Ama aynı şey değildir. Ne günlük hayat sanat eseridir ne de sanat eseri günlük hayat.



“Roman okumak, yemek yemek gibidir. Bir hafta sonra tadını, sevip sevmediğinizi unutabilirsiniz; 1 ay sonra ne yediğinizi unutabilirsiniz ancak o gün o yemeği yediğiniz için açlığınız gitmiş ve vücudun gereksinimlerini karşılamış ve en azından beslenme açısından bir sonraki güne sağlıklı geçmişsinizdir. Roman da böyledi; 1 ay sonra olayları unutabilirsiniz, hatta 1 yıl sonra o romanın adını bile hatırlayamayabilirsiniz, kahramanların etkisi geçmiş olabilir ancak o roman sizin karakterinize sirayet etmiştir bir yerden. Siz farkında olmasanız dahi size bir şeyler katmıştır mutlaka. Söz gelimi Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi, size Fransız devrimini toplumun değişimini iki büyük şehir üzerinden anlatır. O dönemin ulaşımı, hukuk sistemi, ticareti, gençliği, insanların giyotine giderken yaşadığı psikoloji vs. bu romanda en yalın hâli ile karşınızdadır. Kemal Tahir’den Devlet Ana’yı okursanız Ertuğrul Gazi sonrası Osmangazi’nin devleti kurduğu döneme gidersiniz. Mesela ilk silah ile tanışma hikâyesi vardır çok keyifli. Rus yazarlar size o dönemde Rusya’da olan biten hakkında fikir verir. Cengiz Aytmatov, romanları sizi bambaşka diyarlara götürür. Roman okumak ile öğrendiğiniz kelimeler konuştuğunuz dili zenginleştirir. İnsanları tanıma hususunda size tecrübe kazandırır. Denilir ki Sultan Abdülhamit Han da iyi bir roman okuyucusudur ve olayların arka planı hakkındaki başarısı buna dayanır. Hülasa; roman okumak hayatı okumaktır.”

Ufukta yeni bir kitap var mı?

Ufukta yeni kitaplar ve yeni sergiler var. “Sen Ne Değilsin” isimli bir roman yazıyorum. Kasım ayı içerisinde de “Adalet” isimli bir sergiye hazırlık yapıyorum.


Tablolarınızı yaparken nelerden esinleniyorsunuz?

Tabii ki toplumun ve insanlığın temel, özellikle de kronikleşmiş problemlerine gerçekçi çözüm üretebilme dürtüsü. Mesela; antropoloji, tarih, sosyoloji bunlar bir şekilde bilgisini özümsediğim ve çözümler üretmek istediğim ilham kaynaklarım diyebilirim… Mesela önümüzdeki kasım ayında “Adalet” temalı bir sergiye hazırlanıyorum. Burada Hz. Süleyman’ın tarihi, hatta mistik rolünden tutun da Hz. Yusuf’un rüyalarına kadar birçok şey ilham kaynağım olabiliyor. Dostoyevski’yi düşünün “Suç ve Ceza” romanında bir insanın kafasına balta saplayarak bize öldürmeyi öğretiyor. Ve bu eser dünya klasikleri arasında yani 193 ülkede çocuklar 15 yaşında bu bilgiyi öğreniyorlar. Zaten bunun gibi bilgi toplulukları dünyadaki adalet mekanizmasının bozulma sebepleri. Ben bu sergi de Suç ve Ceza’nın resmini yaparken böyle bir ilhamla buluştum mesela…


Dostoyevski’nin eserinde her ne kadar suçun ne olduğunu ve nedenini sorgulamamız gibi birçok sorgulamalara yarayan diyaloglar yer alsa da eser, suçluluk ve suç psikolojisi çözümlemelerini yüklüce işlemiş olacak ki kitabın içine daldığımızda kendimizi tanrıtanımaz Raskolnikov’un nöbetlerini yaşarken, suçunu içselleştirmeye çalışırken buluveriyoruz. Bu büyüleyici eserden bir diyaloğa, Raskolnikov’a yöneltilen suçlu sıfatı üzerine onun hızlı bir sorgulamasına yer vermek istiyorum: “Suç mu? Diye bağırdı Raskolnikov; bir anda öfkeden deliye dönmüştü. Ne suçu? Öldürenin kırk günahından arınacağı aşağılık bir tefeciyi, hiç kimseye hiçbir yararı olmayan, yoksulların kanını emen zararlı bir biti öldürmek mi suç!” Aslında kitap, suç nedir ceza nedir ve suçlıuluk bilinci var mıdırı anlatmaktadır. Bazı toplumlarda suçtan daha önemlisi utanç duygusudur. Suç, ‘kimse görmemişse suç değildir’ bizim toplumumuza göre. Ancak Raskolnikov karakterinde de görüldüğü gibi suç aslında insanın içindedir. Suçu insana vicdanı vermelidir. Raskolnikov kendine ceza verir ve kurtuluşu arar. En büyük yargıç vicdanımızdır.


Sanat felsefenizi ne oluşturur?

Sanat felsefemi oluşturan, deney ve düşüncelerim; eğer sanatçıysam, yaptığım ve yapacağım şeyler sanat eseri olacaksa “yeni özelliklerin olması, tekrar ve taklit olmaması, bir bütün teşkil etmesi, geleceği müjdelemesi, mutlaka işlevinin olması, toplumu aydınlatması” gibi özellikleri taşıması gerekmektedir. Bence resim, sanatçının avucundaki suya benzer, onu nereye savurur ya da hangi kaba dökerse ona göre biçimlenir. Yaptıklarımla bir kabın içine girip onun şeklini almayı düşünmem. Tuvalin karşısına geçtiğimde önceden ne yapacağımı ve nasıl sonuçlandıracağımı düşünmek istemem, o duyguya kapıldığımda özgür olmadığımı ve yapacağım çalışmanın sonunda özgün bir şeyin çıkmayacağı endişesine kapılırım.

Çalışmalarımda, hiçbir yere bağlı kalmadan bulunduğu mekânın dışına çıkma ve özgür olma mücadelesi veririm. Ayrıca eserlerime uzaktan bakıldığında algılanan görsel bütünlüğün, yakından incelendiğinde detaylarda farklı anlamlar içermesi, çalışmalarımın diğer bir özgünlüğüdür. Eserlerimin hepsinin bir hikâyesi vardır.


“Sanatı sanat yapan şey yalnız sanatkârın yansıttığı değil, izleyicinin algısında yeni bir anlamla karikatürize edebilmesidir. Kendisini en derin anlamlarda, bitmek bilmeyen duygu ve kurguya açık olarak kişiselleştirebilen öznelliğin gücü de işte burada gizlidir.”

Tablolarınızda size has figürler var mı? Varsa bize biraz bu figürlerden bahseder misiniz?

Çalışmalarımda genellikle öyküler anlatmaktayım. Ancak bunlar genelde hiç yazılmamış hikâyelerin çevresinde gelişmektedir. Dolayısıyla izleyici, öykünün sonunu getirmekte serbesttir. Çalışmalarım betimleyici bir üslupla yalnızca kulağa bir şeyler fısıldayabilmektedir; ne gördüğü, gördüğünü nasıl dile getirebileceği ise yalnızca kendisine bakan gözlerin sorumluluğundadır. Aksi takdirde mağara duvarlarından sanat galerilerinin beyaz boyalı duvarlarına kadar ki sürecinde, kendisinden önce yapılan eşsiz sayısız eserden bir farkı kalamayacak, farklılık denizinde bir farkındalık yaratamayacaktır.

Teknik olarak geçmişin izleri, bugünün olmayan öyküleriyle harmanlanarak var oluşunu tamamlamaktadır. Kimi zaman ise çağımızın güncel sancılarını, güncelliği örtülmüş bir üslupla ortaya çıkaran çalışmalar gerçekleştirmekteyim. Dolayısıyla her bir zihin; esasında geçmişin, ütopyanın ya da gerçeğin kendisini bulabilmektedir.


Bir ekolü takip ediyor musunuz?

Kralların ve kraliçelerin koleksiyonlarını çok özel bulduğum için o koleksiyonlara girebilecek eserler üretmeye çalışıyorum. Bütün kraliyet ailelerini takip etmeye çalışıyorum.


Sanat hakkında neler söylemek istersiniz?

İnsan beyninin ne kadar yaratıcı olduğunun dışa vurumudur sanat. Hayatın çektirdiği azabın yegâne tedavisidir. Ludovico Einaudi’nin bir eserini dinlediğimizde gözlerimizin önüne gelendir. Sistine Şapeli’ndeki fresklerdir, seneler önce Michelangelo’nun ortaya koyduğu eserler ile günümüzü yoğurup bakış açısı oluşturmaktır. Sanat olmadan ruhumuzun dinginliğini sağlayacak başka bir çaremiz de yoktur.




“Sanatsız siyaset, sanatsız direnis, sanatsız devrim olmaz! Müzik, edebiyat, resim, sinema, dans, tiyatro, genel olarak sanatın tüm dalları, kötülüğe ve yeryüzünün yaşama sevincini kıranlara karşı verilen mücadele ve direnişin en önemli destekçisidir. Bir gitar, yeri geldi mi binlerce faşisti vurur. Bir tiyatro oyunu, bir film, elli kitabın anlatamadığını anlatır. Bir resim tablosu, bir ordunun yenemeyeceği düşmanı yener. Elbette ki sanatı, reel politikanın bir uzantısı olarak kullanmayanlar için. O tür propagandatif, içi boş, şeyler zaten gelip geçicidir... Gerçek sanat ve sanatçı da zaten vitrinde duran, hayata seyirci kalan insanlardan değil, bizzat hayatın, gündelik yaşamın içinde olan insanlardan çıkar. Bu insanlar belki devasa resim galerilerinde, sinema salonlarında, kitap fuarlarda satışa sunulan pazarlara ulaşamıyor olabilirler. Fakat, ‘halkın’ yüreğinde yer ederek nesilden nesile ulaşmışlardır. Bu bakımdan; dans, resim, müzik, tiyatro lüks değil, bir gerekliliktir. Kolektif üretim yapmak, paylaşmak kadar gerekliliktir... İnsan, makinadan ibaret değildir. Karnını doyurmak kadar ruhunu da doyurmak gerekir. Ruhu doymayan bir insanın arzuları yaratıcılığı ölür. Aslında demeye dilim varmıyor fakat demek zorundayım; sanat, içinde enteresan bir paradoks barındırıyor. Bir ressam, bir trajediyi tuvale resmedebiliyor. Bir heykeltıraş, bir trajediyi taşa yontabiliyor. Bir müzisyen, bir trajediyi hava zerrecikleri arasındaki iletişimden yola çıkarak, notalar aracılığıyla sese dönüştürebiliyor. Evet, düşündürücü. Trajediyi sanat aracılığıyla sindirirken güzel diye ifade edebiliyoruz. Oysa ki trajedi çıplakken ne acı. Lâkin sanatın elinde güzelleşiyor. Bir estetiğe bürünüyor. İyi bir hayatın nasıl sürdürülmesi gerektiğine dair bir el kitabı yayımlansa ilk ve en önemli bölümün sanata ilişkin aforizmalar olacağını düşünüyorum. İçinde sanat olmayan, özenilesi diye addedilen yaşamlara sahip olursak bir zaman sonra o yaşamda bir tutukluk ya da yerine oturmamış parçalar olduğunu fark etmemiz kaçınılmaz olacaktır. Sanat ve insan birbirinden ayrı düşünülemez. İnsanlığın yol kat etmesi gerektiği zamanlarda sanat her zaman ön plana çıkmıştır. Dönemin değerlerine, sahip olduğu tabularına, gerici birtakım düşüncelerine ve özgür olabilmek için tutsaklığa başkaldırıyı ifade eden yani elimizdeki en büyük güç olan sanatı dinamik tutan kendisinde bulunan devrim ateşidir. Bu ateş yandığı sürece insanlık için her zaman umut olacaktır."

Sevdiğiniz bir oyun var mı, neden?

Tavlayı çok severim ve fırsat buldukça da oynarım. Tavla tam bir yakın ve orta doğu oyunudur. Bu sebeple din tesiri altında olmaması asla beklenemez. Oyun tahtası hayatı simgeler; günler, aylar, mevsimler hepsi tahtada vardır ve siz o hayatın içinde kaderinizi yönlendirmeye çalışırsınız. Ne kadar iyi seviyede oyuncu olsanız da her zaman olayları sizin dışınızda etkileyen, kontrol eden bir güç vardır, zar!


Tavla oynayanlar bilirler ki zara küfredilmez, kötü zar gelince sövmek, sinirlenmek, hayatta kadere sövmek ile denk düşer. Zarın hayattaki karşılığına sen kader dersin, ben tanrı derim, bir başkası enerji der ve tavlada her seferinde karşıdaki rakiple değil zarla mücadele edersin.

Tavlada hile de yapılamaz. Hile yapılacak, karşıdakini tuzağa düşürecek gizli bir hamle yoktur, planlayamazsınız. Bazen sırf rakibin oyun sahasına girmek için açıkta pul bırakabilirsiniz ancak her şey ortadadır ve rakip isterse pulunuzu vurmadan geçebilir, eğer olur da zar gelir ve rakibiniz vurmak zorunda kalırsa, işte o da, onun kaderidir... Ne kadar oynarsam oynayayım asla bıkmayacağım, bir arkadaşımla oynamaya başladıktan sonra bir ara kafamızı kaldırıp saate baktığımızda 12 saattir oynadığımızı fark etmeyecek kadar kendimizden geçtiğimiz, gelmiş geçmiş en iyi oyundur tavla.

Eskiden yüz germe ameliyatı olarak adlandırılırken facelift artık günümüzde daha çok hacmin doğru şekilde dağıtılmasını sağlayan işlemler olarak düşünülebilir. Facelift’ten en iyi sonucun hangi koşullarda alındığını ve sonrasında tamamlayan işlemleri Clinic Arts Estetik Kliniği’nden Op. Dr. Metin Kerem’e sorduk.


Facelift hangi durumlarda tercih edilir?

Yaşa bağlı olarak ya da doğumsal özelliklerimizden dolayı yüzümüzün belli noktalarında sarkmalar oluşabilir. Ve yahut da yüzdeki yumuşak doku hacminin yüze dağılımıyla ilgili problemler olması durumunda yaptığımız işlemlerdir facelift. Bu volümün yüze daha doğru bir şekilde dağıtılmasını, bununla birlikte sarkıklıkların da alınmasını sağlayan ameliyatlar grubuna facelift diyoruz. Eskiden yüz germe ameliyatı olarak adlandırılırken facelift artık günümüzde daha çok hacmin doğru şekilde dağıtılmasını sağlayan işlemler olarak düşünülebilir.



Peki, facelift bütün kırışıklıkları ortadan kaldırır mı?

Facelift, her zaman için tüm kırışıklıkları ortadan kaldıracak diye bir kural yok. Özellikle ince kırışıklıklar, göz çevresinde gülme ile oluşan, kaş çatma ile oluşan, alın çizgilerinde gördüğümüz kırışıklıklar ve dudak çevresindeki dikey kırışıklıklar facelift ameliyatı ile çok fazla iyileşmeyebilirler. Bizim buradaki olaya bakış açımız şu; facelift burada ana işlem, temel yaptığımız iş yüz germe. Bu ne yapıyor? Yüze genel bir gençlik veriyor; üç boyutlu olarak, volümetrik olarak, hacimsel olarak. Yüzün gençlik topografisine yeniden kavuşmasını sağlıyor. Bunun üzerinde biz bu çadırı inşa ettikten sonra, çadırın birinin üzerindeki ince kırışıklıklar, lekeler, vesairelerde facelift ile birlikte veya facelift’ten sonra yapılan bir takım ek işlemlerle (botoks gibi, lazer gibi, dolgular ya da yağ enjeksiyonları gibi) ortadan kaldırılıyor. Bu yola çıkan bir kişi, mümkünse sadece yüz germe cerrahisi değil, yüz germe ve sonrasında göreceği dolgu, botoks ve lazer gibi bir takım tamamlayıcı tedavilerle de birlikte ilerlediği takdirde sonucun iyinin de ötesinde, mükemmel seviyesine yükseleceğini bilmeli.



Dolguyu facelift’ten önce mi, sonra mı yapmalı?

Dolguyu facelift’ten sonra yapmak lazım. Çünkü dolgu gerektiren problem büyük bir ihtimalle zaten yüz germeden sonra çözülecektir. Ameliyatta çözülmeyen ufak tefek problemler için dolguyu ameliyat sonrası şişlikler indikten sonra kullanmak daha mantıklı bir seçim olur.



OP. DR. METİN KEREM | CLINIC ARTS ESTETİK
OP. DR. METİN KEREM | CLINIC ARTS ESTETİK

Peki, facelift’ten sonra dolgu hangi durumlarda uygulanır?

Dolgu uygulaması, yüz germe işleminden sonra pek çok noktada bizim işimizi kolaylaştıran, ufak tefek problemleri çözmekte ve sonuçlarımızı iyiden daha da iyiye taşımaya yardımcı olan uygulamalardır. Örneğin, bir hastanın yüzüne güzel bir facelift ameliyatı yaptıktan sonra zayıf dudakları dolguyla güçlendirmek o ameliyatın etkisini artıracaktır. Facelift’in etkisinin çok yeterli olmadığı ince kırışıklıklarda da yine dolgulardan faydalanmak sonucu daha öteye götürür.




Dolgu uygulamalarının süresi ne kadardır?

Dolgu uygulamalarının etki süresi iki temel faktöre bağlıdır. Bunlardan birincisi dolguyu uyguladığımız bölge, ikincisi de uygulanan dolgunun türü. Dolguyu uyguladığımız bölgede kan dolaşımı ne kadar fazla ve hızlı ise o dolgu oradan o kadar çabuk eriyecektir. Buna en iyi örnek dudaktır, genelde yüz dolguları içerisinde en çabuk eriyen dolgular dudak dolgularıdır. İkinci faktör ise yapılan dolgunun tipi; genellikle daha yoğun özellikle kemik üstüne daha derin dokuya yaptığımız dolgular uzun süre kalıcı olma eğilimindedir. Yumuşak kıvamlı akıcı dolgular ve çapraz bağlı olmayan dolgular daha erken dönemde erimeye meyillidir. Ortalama bir süre vermek gerekirse dolguların ömrü 8 ila 12-14 ay arasıdır. Bu söylediklerim hyalüranik asit dolgular için geçerli. Özellikle göz altı gibi bazı bölgelerde bu süre 2 yıla kadar uzayabilir.


Dolgu ile botoksun farkı nedir?

Dolgu ve botoks birbirinden tamamen farklı ürünler. Dolguların amacı bir yere volüm vermek, bir yeri doldurmak. Örneğin, dudağın içerisine bir miktar dolgu yapılırsa o dudak büyür. Botoks ise bir ilaçtır ve bu ilaç yapıldığı yerdeki kasların kasılmasını engeller. Yani sinir uyarısı gelmesine rağmen o kas kasılamaz. Kasılamadığı zaman da o kasın kasılmasına bağlı oluşan kırışıklıklar oluşamaz. Bunun en güzel örneği kazayağı bölgesi, kaş arası ve alın çizgileridir. Bu bölgelerimize botoks yaptığımız zaman, hasta oradaki kasını fazla kullanılmadığı için kırışıklık oluşmaz. Botoksun etki süresi aşağı yukarı 4 ay kadarken, dolguların etki süresi yerine göre 6 ay, 8 ay, 1 yıl ya da 2 yıla kadar uzanabilir.


Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page