top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 31 Ara 2025
  • 7 dakikada okunur
Piyanist Gökhan Aybulus, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda başladığı müzik yolculuğunu, Moskova Çaykovski Konservatuvarı’nda Prof. Naum Shtarkman ve Sergei Dorensky gibi usta isimlerle sürdürdü. Henüz çocuk yaşlarda dikkat çeken Aybulus, Harika Çocuk Yetenek Yarışması ve Genç Müzisyenler Yarışması birincilikleriyle sahneye adım attı. Ardından Uluslararası Mariya Yudina Piyano Yarışması’nda kazandığı Grand-Prix ödülleriyle uluslararası alanda da adından söz ettirdi. 2002’deki Ulusal Yetenek Yarışması birinciliği ve 2017’de Donizetti Klasik Müzik Ödülleri “Yılın Piyanisti” unvanı, bu uzun soluklu yolculuğun önemli durakları oldu. Hem sahnede hem akademide klasik müziğin tutkusunu paylaşan Aybulus, kimi zaman Rachmaninoff’un derinliğinde, kimi zaman çağdaş Türk bestecilerinin izinde dinleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Aybulus, BODRUMDergi’nun bu sayıdaki konuğu oldu ve sorularımızı yanıtladı.

Gökhan Aybulus
Gökhan Aybulus

Sizi sizden dinlemek isteriz, kimdir Gökhan Aybulus?

Eskişehir’de doğdum ve üniversite yıllarıma kadar orada büyüdüm. Memur bir baba ve öğretmen bir annenin tek çocuğuyum. Ailemde profesyonel müzisyen yok ama babamın müziğe, annemin de resme büyük bir yeteneği vardır. Bana resim değil ama müzik yeteneği bulaşmış olacak ki kendimi bu yolda buldum.Bugün hem konser piyanisti olarak sahnelerde, hem de akademisyen olarak Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğrencilerimle birlikteyim. Müzik benim için sadece icra etmek değil, aynı zamanda paylaşmak ve aktarmak anlamına geliyor. Öğrencilerimin gelişimini görmek, onlarla aynı heyecanı hissetmek benim için konserlerdeki alkış kadar değerli. Müziği hayatımın merkezine koysam da sahnenin dışında da beni besleyen pek çok şey var. Arabalara olan ilgim çocukluktan beri sürüyor; uzun yollarda düşünmeyi, kafamı dinlemeyi severim. Tavla oynamak, dostlarımla vakit geçirmek benim için çok değerlidir. Hayvanları, özellikle kedileri çok severim; onların huzuru ve doğallığı bana her zaman iyi gelir. Tüm bunlar, hayatımdaki yoğunluğun yanında bana denge ve gerçek bir yaşam duygusu kazandırıyor.


Müziğe, piyanoya ilk ilginizi nasıl ve ne zaman keşfettiniz?

Müziğe olan ilgimi aslında ailem fark etmiş. Bana anlattıklarına göre küçükken reklamlarda duyduğum şarkıları tekrar edermişim. Babam bunu fark edince, bir yurt dışı seyahatinden bana küçük bir org getirmiş. O orgla duyduğum parçaları çalmaya başlamışım ve müziğe doğru ilk adımlarım böyle olmuş.


Daha sonra ailem beni Eskişehir’de üniversite personelinin çocukları için açılan bir org kursuna yazdırdı. Daha okuma yazma bilmezken, Ali Cemalcılar hocadan temel nota bilgisini öğrendim. Ardından bir dönem akordeonla geçti; Sezgin Ergül ile çalıştım ve ondan müzikal anlamda çok şey öğrendim. En sonunda Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yarı zamanlı programını kazandım ve piyanoyla tanıştım. O iri siyah beyaz tuşlara ilk dokunduğum an, sanki kendimi bulduğum andı. Sonrasında konservatuvara tam zamanlı gitmek için aileme çok ısrar ettim; onlar da bana güvenip beni desteklediler. Böylece küçük bir orgla başlayan o merak, zamanla bir ömre yayılan koskoca bir tutkuya dönüştü.


Moskova Çaykovski Konservatuvarı’nda Prof. Naum Shtarkman ve Sergei Dorensky ile çalışma deneyiminiz nasıldı?

Naum Shtarkman ile çalışmak gerçekten ayrıcalıklı bir deneyimdi. Moskova’nın eski jenerasyonundan kalan, o büyük geleneği taşıyan son hocalardan biriydi. Shtarkman, Konstantin Igumnov’un öğrencisiydi; Igumnov, Pabst’ın öğrencisiydi ve Pabst da Liszt’in öğrencilerindendi. Dolayısıyla onunla çalışmak, o köklü gelenekle doğrudan buluşmak demekti.


Benim için Shtarkman’la bu kadar yakın çalışabilmek büyük bir şanstı. Onunla baba-oğul gibi bir ilişki kurduk. O, her notada hem geçmişin izini hem de müziğin samimiyetini arardı. Onun öğrencisi olarak mezun olmak ve o mirası taşımak benim için büyük bir onur.


Sergei Dorensky ise bambaşka bir dünyaydı. Onunla bağım, Naum Shtarkman’ın oğlu Alexander Shtarkman sayesinde kuruldu. Dorensky, Naum Shtarkman’ın da çok yakın dostuydu. Normalde sınıfına kolay kolay kimseyi kabul etmezken, beni dinlemek istedi ve sonrasında sınıfına alabileceğini söyledi. Dorensky’nin sınıfı gerçekten muhteşem ve çok başarılı piyanistlerden oluşuyordu; asistanları Nikolay Lugansky, Andrey Pisarev ve Pavel Nersessian’dı. Bir piyanist için âdeta bir cennetti. Onunla çalışmak benim için çok özel bir deneyimdi; kendisi benim için hem hoca hem de büyük bir mentordu.



Repertuvarınızı oluştururken nelere dikkat edersiniz? Çalgı, dönem, besteciler arasında seçim yaparken kriterleriniz nelerdir?

Repertuvar seçerken dengeli ve tematik bir program yaratmaya çalışıyorum, özellikle solo resitallerde. Her programın bir hikâyesi olmasını seviyorum. Rahmaninov başta olmak üzere Rus bestecilerin eserlerini çalmak bana her zaman büyük bir keyif veriyor. Romantik dönem eserlerini kendime daha yakın buluyorum ama tabii her dönemin müziğini seviyor ve icra etmeye çalışıyorum. Bunun yanında konserlerimde Türk bestecilerimizin eserlerine de mutlaka yer vermeye gayret ediyorum.


Orkestra konserlerinde ise repertuvarı genellikle orkestra yönetimi veya şefle birlikte belirliyoruz. Onlara bir liste sunuyorum; bazen repertuvarımda olmayan bir konçertoyu da isteyebiliyorlar. Böyle durumlarda yeni bir eser öğrenmekten keyif alıyorum. Benim için önemli olan, o konserin hem benim hem de dinleyici için anlamlı bir bütün oluşturması.


Rahmaninov’un müziği size ne ifade ediyor? Onun eserlerinde sizi en çok etkileyen yönler nedir?

Rahmaninov’un müziği benim için hem derin bir iç dünya hem de insana dair her şeyin yansıması. Onun eserlerinde büyük bir duygu yoğunluğu ve olağanüstü bir yapı bütünlüğü var. Bu iki kutbu bir araya getirebilmesi, onu benim gözümde benzersiz kılıyor.

Rahmaninov çalarken hissettiğim şey, sadece notaları seslendirmek değil; o müziğin içindeki yalnızlığı, özlemi, insanın kendini arayışını paylaşmak.


Müziğinde hep bir melankoli var ama aynı zamanda büyük bir güç de hissediliyor. O, duygularını hiç saklamıyor ama onları öyle rafine bir biçimde ifade ediyor ki her cümlesi derin bir iç konuşmaya dönüşüyor.


Teknik olarak da inanılmaz zengin bir dünyası var. Kendisi olağanüstü bir piyanist; el anatomisini, piyanonun sınırlarını çok iyi bildiği için çalarken zorlayıcı ama aynı zamanda son derece doğal hissettiriyor. Onun müziğinde virtüozite hiçbir zaman amaç değil; o, duygunun taşıyıcısı.


Geçtiğimiz ay Tambov’da 2. Konçertosu’nu seslendirdikten sonra Rahmaninov’un yazlarının çoğunu geçirdiği ve eserlerinin neredeyse yüzde 85’ini bestelediği Ivanovka’yı ziyaret etme fırsatım oldu. Orada, onun evinde bulunmak beni çok derinden etkiledi. O günden sonra Rahmaninov’un eserlerine bakışım çok daha farklı. Onun o topraklarda, doğayla iç içe nasıl büyük eserler yarattığını hissetmek, müziğine olan bağlılığımı daha da güçlendirdi.


Oda müziği ile solo performans arasında zihninizde nasıl farklar var? “İyi müzisyen olmak, iyi oda müziği çalıyor olmak demek değildir” sözünüzü biraz açar mısınız?

Oda müziği ve solo performans arasında çok temel bir fark var. Solo çaldığınızda bütün kontrol sizdedir; müziğin yönünü, enerjisini, zamanını tamamen siz belirlersiniz. Oda müziğinde ise paylaşım, dinleme ve uyum ön plandadır. Egonuzu biraz geri çekip, müziğin ortak bir nefesle var olmasına izin vermeniz gerekir.


Bir piyanist teknik olarak çok güçlü olabilir ama eğer dinlemeyi, paylaşmayı bilmiyorsa iyi bir oda müziği partneri olamaz. Oda müziğinde en önemli şey, müzikal bir diyalog kurabilmek; sadece çalmak değil, birbirine cevap vermek, hatta bazen sessiz kalmayı bilmek.


Benim için oda müziği, hem insani hem sanatsal anlamda çok öğretici bir alan. Farklı müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşmak, onların enerjisinden beslenmek, bir eseri birlikte şekillendirmek beni her zaman yeniliyor. Solo çalmak kendimle konuşmak gibiyse, oda müziği başkalarıyla anlamlı bir sohbet etmek gibi.


Akademisyen kimliğiniz, sahne sanatçısı kimliğinizle nasıl etkileşim hâlinde? Bu iki yönü dengelemek zor olmuyor mu?

Benim için bu iki yön birbirinden ayrılmaz bir bütün. Sahnede yaşadığım her deneyim, sınıfta öğrencilerime anlattığım her şeyin altını dolduruyor; aynı şekilde öğrencilerimle geçirdiğim her an, sahnede daha taze bir bakış açısı kazandırıyor bana. Öğrencilerimdeki heyecanı, merakı gördükçe ben de yeniden motive oluyorum. Elbette bu iki alanı dengelemek kolay değil. Konserler, seyahatler, dersler, idari işler derken zaman yönetimi çok ciddi bir mesele hâline geliyor. Ama sanırım işinizi seviyorsanız, o dengeyi bulmak da mümkün. Ben öğretirken de sahnedeyken de aynı şeyi hissediyorum: paylaşma isteği. Müziği sadece çalmak değil, aktarmak da benim için bir sorumluluk.


Bazen sahnede öğrencilere örnek olmak, bazen de sınıfta sahneye hazırlanırken hissettiğim duyguları anlatmak beni çok besliyor. Yani biri diğerinin önünde değil; tam tersine, biri diğerinin devamı gibi.


Öğrencilerinizle çalışırken en çok hangi noktaları vurgularsınız? Teknik mi, ifade mi, sahne duruşu mu?

Benim için bu üçü birbirinden ayrılmaz. Teknik, müziğin temeli; ifade, onun dili; sahne duruşu ise o dilin dinleyiciyle buluşma biçimi. Ancak teknik temeli güçlendirmek her zaman önceliklidir, çünkü sağlam bir teknik olmadan kendini doğru ifade edemezsin.

Bunun yanında müzikte amaç notaları tekrarlamak değil, o notaların içindeki düşünceyi ve duyguyu paylaşabilmektir. Bu da ancak bilinçli bir çalışma disipliniyle mümkündür.

Ayrıca sahneye saygı konusu da benim için çok önemli. Sahneye çıkmak bir tür sorumluluk hem müziğe hem besteciye hem de dinleyiciye karşı. O yüzden öğrencilerimin sahnede sadece çalmalarını değil, var olmalarını isterim. Müziği içlerinden geldiği gibi ama olgun bir farkındalıkla paylaşmaları benim için en değerli şey.


Her öğrenciden, her dersten ben de yeni bir şey öğreniyorum, bu inanılmaz bir şey. Sanırım öğretmenliği bu kadar özel kılan da tam olarak bu.



Gökhan Aybulus
Gökhan Aybulus

Türkiye’de klasik müzik eğitiminin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi alanlarda gelişmeye ihtiyaç var?

Son yıllarda Türkiye’de klasik müzik eğitimi açısından ciddi bir hareketlilik var. Gençler artık çok daha bilinçli, dünyayı takip ediyorlar, farklı kültürlerle iletişim kurabiliyorlar. Bu çok umut verici. Ancak hâlâ üzerinde çalışmamız gereken önemli noktalar da var. Öncelikle, öğrencilerin erken yaşta sistemli bir eğitime yönlendirilmesi gerekiyor. Temel eğitimin kalitesi, sonraki tüm süreci belirliyor. Bir diğer konu da repertuvar çeşitliliği. Genç müzisyenlerin sadece sınav ya da yarışma odaklı değil, daha geniş bir müzikal vizyonla yetişmeleri gerektiğine inanıyorum. Ayrıca oda müziği kültürünün daha güçlü bir şekilde yerleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu hem dinlemeyi hem paylaşmayı hem de birlikte düşünmeyi öğretiyor. Uluslararası bağlantılar, değişim programları, farklı ülkelerden sanatçılarla masterclass’lar da eğitimde büyük fark yaratıyor. Türkiye’de çok ciddi bir potansiyel var hem öğrencilerde hem de hocalarda. Doğru yönlendirme ve sürdürülebilir bir sistemle bu potansiyelin dünya sahnelerinde çok daha görünür olacağına inanıyorum.


Konser öncesi özel bir hazırlık ya da ritüeliniz var mı?

Aslında hayat her zaman o ideal hazırlık ortamını sunmuyor. Konser günü bile bazen derslerim oluyor, provalar, hazırlıklar ya da başka özel işlerim derken gün yoğun geçebiliyor.

O yüzden benim için konser öncesi ritüel, son bir-bir buçuk saat içinde kendimi biraz sakinleştirebilmek. O zamanlarda zihnimi boşaltmaya çalışırım; bazen sadece sessiz kalmak, bazen telefonumda bir oyun bile o odaklanmayı sağlar. Son dakikaya kadar nota çalışmak yerine o müziğin içimde doğal bir şekilde yer etmesine izin veririm. Sahneye çıkmadan önce o kısa anda, her şeyin doğal akışına bırakılması benim için en önemlisi.


Klasik müzik dünyasında dijitalleşme; online konserler, yayın platformları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Dijitalleşme, müziğin erişimini inanılmaz ölçüde artırdı. Artık dünyanın herhangi bir yerindeki dinleyici, saniyeler içinde sizin konserinize ulaşabiliyor. Bu, özellikle genç kuşak müzisyenler için büyük bir avantaj; tanınmak, paylaşmak, farklı coğrafyalara ulaşmak artık çok daha kolay.

Ama bir yandan da şunu unutmamak lazım: Canlı performansın yerini hiçbir şey tutamaz. Müziğin salondaki titreşimi, o anda dinleyiciyle kurulan bağ, sessizliğin içindeki nefes gibi şeyler dijital ortamda kaybolabiliyor. Canlı konserin büyüsü, o anda yaşanması gereken bir şey. Ben dijitalleşmeyi müziğin bir tamamlayıcısı olarak görüyorum. Online konserler, kayıtlar, paylaşımlar çok değerli ama asıl amaç, insanları yeniden konser salonlarına çekmek olmalı. Çünkü müzik, paylaşıldığı anda gerçekten var oluyor.



Sürekli müzikle iç içe bir yaşam, dışarıdan büyüleyici görünüyor ama içinde büyük bir disiplin ve fedakârlık var. Bu yoğunluk, ailenizle ilişkinizi nasıl şekillendiriyor? Müzik evin bir parçası mı, yoksa bazen sizden çalan bir zaman mı oluyor?

Müziği sadece bir meslek olarak değil, hayatımın doğal bir parçası olarak görüyorum. Dolayısıyla iş ve özel hayat arasındaki çizgi bazen ister istemez bulanıklaşıyor. Provalar, konserler, dersler, seyahatler derken zaman gerçekten hızla akıyor. Bu yoğunluk içinde hayat arkadaşım Zeynep’in varlığı benim için büyük bir şans. Kendisi İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda flüt sanatçısı; yani müziğin hayatın her alanına yayıldığı bir düzeni ikimiz de çok iyi biliyoruz. Zeynep’in anlayışı, desteği ve sakinliği bu yoğun temponun içinde bana denge sağlıyor.


Yoğun çalışma temposu yüzünden anneme ve dostlarıma her zaman yeterince vakit ayıramayabiliyorum ama onlar da her zaman büyük bir anlayışla yaklaşıyorlar, beni destekliyorlar. Bu benim için çok kıymetli.


Evet, müzik bazen zamanımızı çalıyor gibi görünse de aslında bizi birbirimize daha da yaklaştırıyor. Bazen bir konserden sonra evde sessizce bir kahve içmek, kedimiz Köfte’yle oynamak, o günün bütün yorgunluğunu unutturabiliyor. Müziğin hayatımdan zaman alan değil, hayatıma anlam katan bir şey olduğunu her gün biraz daha iyi anlıyorum.

  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 28 Ara 2025
  • 2 dakikada okunur
Hayat bazen en güzel sürprizini, minik bir patinin kapınızı çalmasıyla yapar. Maşa’nın hikâyesi de tam böyle başlıyor… Tesadüf gibi görünen ama kalpten yazılmış bir karşılaşmanın sonucu. Kayra, Maşa’nın minicik bedenini ilk kez kucağına aldığında, aralarında sıcacık bir bağ kuruluyor. O andan sonra ev; sevgiyle, neşeyle ve huzurla doluyor. Maşa sadece bir kedi değil; bir ailenin kalbi, mutluluğun sesi, sevginin en saf hâli. Bu sayımızda, Kayra Kelemci ve onun can yoldaşı Maşa’nın iç ısıtan hikâyesine konuk oluyoruz.

Sahiplenme hikâyeniz nedir?

Komşumuz ziyaretimize geldiğinde kedisi de yanındaydı. Annem, kediyi görür görmez çok sevdi. Onun bir kardeşi olduğunu öğrenince sahiplenmeye karar verdik.


İlk karşılaşmanızda ne hissettiniz?

İlk karşılaşmamızda, komşumuz kapıyı açtığım anda Maşa’yı doğrudan kucağıma verdi. O kadar küçüktü ki o an kendimi anne olmuş gibi hissettim.



İsmini nasıl koydunuz, sizin için özel bir anlamı var mı?

Başta erkek olduğunu sanıyorduk ve adını “Paşa” koyduk. Ancak veterinere gittiğimizde kız olduğunu öğrendik. Annem, babamla beni hep “Maşa ile Koca Ayı” çizgi filmine benzetirdi. Bu yüzden evimizin yaramaz “Maşa”sı oldu.


Cinsi nedir, bu cinsin en belirgin özellikleri nelerdir?

Cinsi Scottish Fold, annesi ise British. En belirgin özelliği uysallığı ve aile bireylerine olan bağlılığı. Ancak kırık kulak yapısı nedeniyle, yaş aldıkça bazı sağlık sorunları yaşayabiliyor. Bu nedenle bu cins bir kedi sahiplenmek isteyenlerin çok dikkatli olması, iyi bir bakım sağlaması ve gerçekten sevgi dolu bir yuva sunması gerekiyor. Çünkü bu tür kediler ruhsal olarak çok hassaslar; sevgiyi hissetmeleri onlar için her şeyden önemli.



Nasıl iletişim kuruyorsunuz, isteklerini size nasıl anlatıyor?

Maşa normalde hiç miyavlamaz ama konu mama olunca mutlaka “ben buradayım” der gibi sesler çıkarır. Onun dışında daha çok göz temasıyla iletişim kurar. Sanki aynı dili konuşuyormuşuz gibi sadece gözlerimize bakarak bile birbirimizi anlayabiliyoruz.

Neden bir evcil hayvan sahiplenmek istediniz?

Kendimi bildim bileli bir evcil hayvanım olsun istiyordum. Maşa’yı bulduğum dönem ise hayatımın en mucizevi anlarından biriydi. Çünkü aylardır hem sokaklarda hem de sahiplenme sitelerinde kedi arıyordum ve bir anda Maşa hayatımıza girdi. Hatta arkadaşlarımla dışarıdayken kedi sahiplenemediğim için ağladığımı bilirim; tam da öyle bir dönemdi. Meğer her şeyin bir zamanı varmış.


Karar vermeden önce, evde bir hayvanla yaşamının nasıl bir şey olduğuna dair bir fikriniz var mıydı?

Evet vardı, daha önce de sokakta bulduğum yavruları eve getirir bakar sonra sahiplendirirdim.



Patili dostunuzun aileye katılmasından sonra hayatınız nasıl değişti?

Maşa’yla birlikte hayatımız tamamen değişti. Her şeyim artık Maşa üzerine kurulu. Hatta ailem Bodrum’a tatile gittiğinde bile, evde sanki Maşa varmış gibi hissediyorum. Onu göremediğimde ise içimde büyük bir boşluk oluyor. O, benim her şeyim hâline geldi.


Bir evcil hayvana sahip olmanın olumlu ve olumsuz yanları nedir?

Bir patili dosta sahip olmanın benim için hiçbir olumsuz yanı yok. Aksine, evimize neşe ve huzur getirdi. Eve geldiğimde kapıda beni karşılaması, uyumaya giderken bizi beklemesi, aile sofralarında yanımızda yer alması... Özellikle anksiyete gibi ruhsal durumlarda bile bunu hissedip yanımızdan ayrılmaması, gerçekten bir hediye. Onun sınırlı ömründe ailesi olabilmek ve yaşayabileceği en güzel hayatı sunmak, insanın ruhunu tarifsiz bir huzura kavuşturuyor.


Evcil hayvan sahiplenmek isteyenlere mesajınız nedir?

Evcil hayvan sahiplenmek isteyenlere tavsiyem, hiç tereddüt etmemeleri. Maddi ve manevi olarak hazır hissediyorlarsa bu yola girmeliler. Zaten zamanı geldiğinde; emin olun, o patili dost sizi bulur. O sizi seçtiğinde, lütfen siz de ona sahip çıkın.

  • Yazarın fotoğrafı: Özge Zeki
    Özge Zeki
  • 18 Kas 2025
  • 4 dakikada okunur
Tuğba Şengül ,“Yeni Denge: Lüks” temasıyla hazırladığı içeriklerle ve Youtube kanalında yaptığı sohbetlerle hız çağında kaybolan denge duygusunu ve içsel zenginliği yeniden hatırlatıyor.

Tuğba Şengül
Tuğba Şengül

Hem kitapları hem de sosyal medyada ürettiği içeriklerle dijital dengeye dikkat çeken Tuğba Şengül, günümüzde lüks kavramının yaşamı değerli kılan bir dengede saklı olduğunu vurguluyor. Hayatın kıymetini gösterişte değil, derinlikte bulan bir bakış açısıyla; gösterişli olanın değil, anlamlı olanın peşinde bir yolculuk onunki. Şengül’ün kelimelerinde, lüks; dışarıdan görünen değil, içeriden besleyen bir denge hâline dönüşüyor. Kendisiyle bu özel yolculuğunu konuştuk.


“Yeni Denge: Lüks” temanızı nasıl özetlersiniz? Sizce günümüzde lüks kavramı nasıl bir dönüşüm yaşıyor?

Benim için lüks artık parıltılı vitrinlerde değil; görünmeyen ama yaşamı gerçekten değerli kılan bir dengede saklı. Çünkü çağımızda asıl kıt kaynak para değil, zaman ve dikkat. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, modern insanın stres seviyeleri son 20 yılda yüzde 30 arttı; buna karşılık kaliteli uyku oranı her yıl düşüyor. Yani aslında “lüks” dediğimiz şey, en temel ihtiyaçlarımızın yeniden keşfi: huzurlu bir uyku, sakin bir sabah, ekransız bir sohbet. Sabah kahvemi acele etmeden içebilmek, çocuklarımla sofrada göz göze gelebilmek ya da günün ortasında kendime sadece on dakika sessizlik armağan etmek…


Benim için lüks bunlar. Çünkü lüks artık gösterişli objeler değil, bizi hayata bağlayan küçük ama derin anlar. Araştırmalar da bunu söylüyor: düzenli olarak “mindfulness” pratikleri yapan insanların mutluluk düzeyi yüzde 20 artıyor. Yani yeni lüks, daha çok şeye sahip olmak değil; daha çok hissetmek. Dışarıdan görünen değil, içeriden güç veren bir ayrıcalık. Bence asıl lüks, başkalarının bakışıyla değil, kendi ruhunun derinliğiyle ölçülüyor.


Geleneksel lüks anlayışı ile bugünün lüks anlayışını nasıl karşılaştırıyorsunuz?

Tuğba Şengül
Tuğba Şengül

Eskiden lüks, daha çok “gösteriş” ile tanımlanıyordu. Marka logoları, ihtişamlı sofralar, kalabalık davetler… Yani lüks, başkalarının gördüğünde anlam kazanan bir kavramdı. Fakat bugün, dünyada yaşanan dönüşümle birlikte lüks, gözle görünenden çok hissedilene kaydı. Artık lüks; kendine ayırabildiğin zaman, kesintisiz uyku, zihinsel dinginlik ve doğayla bağ kurabilmek. Bunu bilim de destekliyor.


Harvard Üniversitesi’nin 75 yıl süren ünlü “mutluluk araştırması”nın sonucu çok net: insanı hayatta en çok mutlu eden şey ne para ne de şöhret; güçlü sosyal bağlar ve anlamlı ilişkiler. Yani modern çağda lüks, ilişkilerini besleyebilmek. Aynı şekilde uyku araştırmaları da gösteriyor ki düzenli uyuyan insanlar daha üretken, daha sağlıklı ve daha uzun ömürlü oluyor. Demek ki artık lüks, satın alınan nesnelerden çok, içsel dengeyi kurabilmek.


Bugün bana sorarsanız lüks, başkalarına “neye sahip olduğunuzu” göstermek değil; kendi içinizde “nasıl hissettiğinizi” derinleştirmek. Gösterişli sofralar yerini samimi masalara, marka logoları yerini kaliteli uykuya, kalabalık davetler yerini dost sohbetlerine bıraktı. İşte bu yüzden ben diyorum ki dünün lüksü vitrinlerdeydi, bugünün lüksü ruhumuzda.


Sizin için kişisel olarak lüks nedir: Zaman mı, mekân mı, deneyim mi, yoksa sadeleşmek mi?

Benim için lüks, çok basit ama çok derin bir şey: zamana ve dikkate sahip olmak. Çünkü çağımızda asıl kıt kaynak para değil, dikkat. Bilim insanları, beynimizin günde ortalama 35 bin karar verdiğini söylüyor. Bu kadar çok uyaranın arasında zihnini koruyabilmek, bence en ayrıcalıklı yaşam biçimi. Benim lüksüm; gün doğarken yaptığım yürüyüşlerde denizin kokusu, martıların sesi. Ya da annemin bana öğrettiği bir çorbayı pişirirken mutfağı saran o  koku… Bunlar parayla ölçülmeyen ama hayatımı doyuran ayrıcalıklar.


Lüksü günlük yaşamınıza nasıl dahil ediyorsunuz?

Ben lüksü günlük hayatıma, aslında sıradan gibi görünen ama ruhumu zenginleştiren küçük dokunuşlarla katıyorum. Örneğin, şehirde yoğun bir günün ortasında kulaklığımı takıp sadece doğa sesleri dinlemek… Bazen de gün içinde aldığım notları düzenlemek ve zihnimi boşaltmak bana gerçek bir ferahlık veriyor. Lüks, iş arasında beş dakikalığına pencereyi açıp temiz havayı içime çekmek bile olabiliyor. Bir diğer lüksüm, kendime “öğrenme alanı” açmak. Yeni bir dilde üç kelime öğrenmek, hiç bilmediğim bir konuda kısa bir yazı okumak… Bunlar bana tüketmekten çok beslenmenin verdiği ayrıcalığı yaşatıyor.


Araştırmalar da gösteriyor ki beynimiz yeni bir şey öğrendiğinde dopamin salgılıyor; yani küçük öğrenme anları aslında doğal bir mutluluk kaynağı. Gün içinde yürürken telefonuma bakmadan çevremdeki insanları, ağaçları, gökyüzünü fark etmek de benim için bir lüks. Çünkü çoğu zaman hayatın güzellikleri gözümüzün önünden akıp gidiyor. Lüks, o akışı yakalayabilmek. Ve tabii bazen sadece “hiçbir şey yapmamak.” Modern psikoloji buna “boş zaman lüksü” diyor. Hiçbir şey üretmemek, planlamamak, sadece var olmak. O kısa anlar bana günün en kıymetli hediyesi oluyor.


Sizce Türkiye’de “yeni lüks” algısı nasıl şekilleniyor? Dünyadaki eğilimlerle paralellik görüyor musunuz?

Türkiye’de lüks artık gösterişten çok huzurla ölçülüyor. İnsanlar beş yıldızlı oteller yerine doğayla bütünleşen butik tatilleri, kalabalık sofralar yerine samimi buluşmaları, pahalı markalar yerine sürdürülebilir seçimleri tercih ediyor.


Gençler ise bu dönüşümün öncüsü: onlar için lüks, deneyim yaşamak, kendini ifade edebilmek, dünyaya değer katan markaları seçmek. Dünyadaki “slow living” ve “mindful living” trendleriyle paralel bir dönüşüm var ama bizde bu, kültürümüzden gelen samimiyet ve paylaşma ruhuyla birleşiyor. Kısacası, Türkiye’de yeni lüks; doğallık, sadelik ve paylaşılan anlarda saklı.


Okuyucularımıza kendi hayatlarında “yeni denge – yeni lüks” yaratmaları için hangi küçük adımları önerirsiniz?

Yeni lüks, hayatın akışına küçük dokunuşlar katmakla başlıyor. Mesela güne başlarken ilk gördüğünüz şeyin telefon değil, gökyüzü olmasına izin verin. Bu, zihninizi daha dingin bir güne hazırlıyor. Bir diğer küçük adım, “boş zaman hakkınızı” geri almak. Günün içinde kendinize üretmek ya da öğrenmek zorunda olmadığınız, sadece “var olduğunuz” bir 10 dakika ayırın. Modern psikoloji bu alanları, zihnin en çok iyileştiği anlar olarak tanımlıyor. Ve belki de en önemlisi, hayatın içindeki minik anları kutsal görmek. Bir bardak su içerken gerçekten tadını hissetmek, müzik dinlerken sadece müziğe odaklanmak, yürürken adımlarınızı fark etmek… Bunlar basit ama lüksün en sahici hâlleri. Çünkü yeni denge – yeni lüks, sahip olduklarımızı büyütmekte değil; olanı fark etmekte gizli.

Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page