top of page
Nazlı ve Murat’ın yolları Luna’yla kesiştiği anda hayatlarına yalnızca bir patili dost değil; koşulsuz sevgi, şefkat ve bambaşka bir ritim de girdi. İlk karşılaşmada kurulan sıcak bağ, kısa sürede güçlü bir aile hikâyesine dönüştü. Zarif, hassas ve sevgi dolu karakteriyle Luna, onların hayatının merkezine yerleşirken; birlikte olmayı, paylaşmayı, anda kalmayı ve sorumluluğu her gün yeniden öğretiyor. Evlerine neşe, kalplerine huzur getiren Luna, Nazlı ve Murat için artık sadece bir evcil hayvan değil, hayatı güzelleştiren gerçek bir yol arkadaşı.


Sahiplenme hikâyeniz nedir?

Murat: Aslında Nazlı çocukluğundan beri bir köpeği, patili dostu olsun istiyormuş. Ben ise tüy dökme sebebinden ötürü bahçede köpek bakma fikrine daha sıcaktım. Bodrum’a taşındıktan sonra Nazlı tüy dökmeyen bir köpek cinsinden bahsedince internette küçük bir araştırma yaptım. Nazlı’nın haklı olduğundan emin oldum ve Luna’yı sahiplenmek için ilk virajı geçmiş olduk. Tabii ben bu araştırmayı yaparken kendisi de boş durmamış; sahiplendirme süreci yürüten kişilerle görüşüp randevu almış. İki gün içinde kendimi İstanbul’da bu sahiplendirme noktalarını dolaşırken buldum ve 3 gün içinde de Luna’yı alarak Bodrum’daki evimize döndük.



İlk karşılaşmanızda ne hissettiniz?

Nazlı: İkimiz de görür görmez çok ısındık. Kucağıma aldığımda kendini o kadar güzel kollarıma bırakmıştı ki sanki inmek istemiyor gibiydi. Murat kucağına aldığında ise Luna çok küçük olduğu için yüzünden tedirgin olduğu belli oluyordu. Ama ikimiz de daha ilk andan aramızda sıcak ve sevgi dolu bir bağın oluşacağını hissetmiştik.


İsmini nasıl koydunuz, sizin için özel bir anlamı var mı?

Nazlı: Adını bir arkadaşımızın önerisiyle Luna koyduk çünkü ay gibi hem zarif hem sezgisel hem de duygusal... Geceyi, sakinliği ve derinliği çağrıştırıyor. Zaten karakteri de tam olarak öyle; hassas, sevgi dolu, ruhu olan bir varlık.



Cinsi nedir, bu cinsin en belirgin özellikleri nelerdir?

Murat: Luna sıfır numara bir Toy Poodle. Kendisi çok zarif, çok hassas bir yapıya sahip. Cinsinin en belirgin özelliği sahibine çok bağlanması ve duygusal olarak çok derin bir bağ kurması. Bizimle sürekli temas hâlinde olmak istiyor. Yalnız kalmaktan hiç hoşlanmaz, hep “birlikte” olmak ister.


Nasıl iletişim kuruyorsunuz, isteklerini size nasıl anlatıyor?

Nazlı: Daha çok gözleriyle, beden diliyle, küçük seslerle iletişim kuruyor. Murat hareketlerinden; ben ise artık sezgisel olarak ne istediğini ve istemediğini çok rahat anlayabiliyoruz. Oyun oynamak istiyorsa; oyuncağını getirir, masaj istiyorsa; önümüzde yatıp kuyruk sallar, mama istiyorsa; karşımıza geçip oturur. Kelimesiz ama anlaşılır bir iletişim kurar.


Neden bir evcil hayvan sahiplenmek istediniz?

Murat: Bizim evde hanım ne isterse o olur. O sebeple Nazlı çok istediği için bu adımı attık. Şimdi iyi ki diyorum.



Karar vermeden önce, evde bir hayvanla yaşamının nasıl bir şey olduğuna dair bir fikriniz var mıydı?

Murat: Çocukken evimizde kuşlarımız ve balıklarımız vardı. Ancak bir köpekle yaşamak çok farklı bir deneyimmiş. Bunun bir sorumluluk olduğunu biliyorduk; yine de bu kadar hayatın merkezine oturacağını tahmin etmemiştik.


Patili dostunuzun aileye katılmasından sonra hayatınız nasıl değişti?

Nazlı: Evimize neşe, ritim ve çok büyük bir sevgi geldi öncelikle. Onun hesapsız sevgisi bizim kalbimizi ısıtıyor. Eskiye nazaran hem kendimize hem de diğer her şeye daha şefkatli olduğumuzu düşünüyorum. Bir de artık planlar Luna’ya göre yapılıyor; tatiller, günler, saatler hep ona göre tasarlanıyor.


Bir evcil hayvana sahip olmanın olumlu ve olumsuz yanları nedir?

Murat: Olumlu tarafları saymakla bitmez: Koşulsuz sevgi, neşe, bağ, şefkat, sorumluluk bilinci, anda kalmayı öğretmesi… Olumsuz tarafı ise

sorumluluk büyük. Bazen planlarından vazgeçmen gerekir, bazen uykusuz kalırsın, bazen endişelenirsin. Ama hepsi buna değer.



Evcil hayvan sahiplenmek isteyenlere mesajınız nedir?

Nazlı ve Murat: Bir can sahiplenmek, “sevimli” bir fikir değil, ömürlük bir sorumluluk. Eğer kalbiniz hazırsa, hayatınızda açacağı alanı hayal bile edemezsiniz… Bu koşulsuz sevgiye sahip olmak, ruhunuzu şifalandırır. Ve evcil bir hayvan sahiplendiğinizde sadece onun hayatının değişeceğini düşünmeyin, onunla yaşayan herkesin hayatının değişeceğini bilin.

Güncelleme tarihi: 14 Mar

Bu sayıdaki konuğumuz, Türk Edebiyatı’nın en özgün ve güçlü kalemlerinden biri olan Buket Uzuner. Yazarlık kariyeri boyunca bireysel hikâyelerle toplumsal belleği, doğayla insanı ve mitolojiyle güncel yaşamı ustalıkla buluşturan Buket Uzuner; romanları, öyküleri ve denemeleriyle geniş bir okur kitlesine ulaştı. Kadın kimliği, doğa, kültür ve insan ruhunun derinliklerine odaklanan eserleriyle edebiyatımızda kendine özgü, kalıcı bir yer edinen yazar; bu röportajda yazının sessiz yükünü, hayatın izlerini ve kelimelerle kurduğu dünyayı BODRUMDergi okurlarıyla paylaşıyor.

Fotoğraflar: Lütfi Özgünaydın

Buket Uzuner
Buket Uzuner

Biyografinizde yer alan başarıların ardında, hayatın akışı içinde sizi besleyen ve heyecanlandıran küçük ayrıntılar olduğunu düşünüyorum. Yazı masasından uzaklaştığınızda Buket Uzuner’in dünyası hangi uğraşlar, hangi alışkanlıklarla şekilleniyor? Sizi siz yapan, belki de çoğumuzun bilmediği o küçük keyiflerinizden bahseder misiniz?

Sorunuzun yanıtına geçmeden, ilk cümlenizdeki güzel bir ayrıntıya değinmek isterim, -izninizle. İlk gençliğimde sevdiğim oyun yazarlarının, oyuncuların ve tarihte başarılı kadınların biyografilerini okumaya meraklıydım. Tabii bunların çoğu, aslında annemi etkilemiş yazar ve sanatçılardı. Çünkü ilk kahramanlarımız anne ve babamızdır, ilk beğenilerimizi onlar belirler. Beni büyüleyen şey, şimdikinden çok daha zor koşullarda Türkiye dâhil farklı ülkelerde yaşamış o yazar ve sanatçıların tüm savaşlara, yokluk ve engellere rağmen hayallerini nasıl gerçekleştirebildikleriydi… Mesela; “Küçük Kadınlar” romanıyla Türkiye’de doğmuş ben de dâhil dünyanın birçok yerinde daha sonra yazar olacak aralarında; Margaret Atwood, Simone de Beauvoir, Barbara Kingsolver, Ursula Le Guin gibi önemli yazarların da bulunduğu binlerce genç kıza, kadın yazar olarak hayatlarını kazanabilme cesaretini taa 1868 yılında veren Louisa May Alcott nasıl bir kadın yazardı? Ve çocukluğunu hangi koşullarda yaşamıştı? Kadınların yazması birçok ülkede yasakken o nelerle mücadele etmişti? İnternetin olmadığı bir dönemde onun biyografisini bulmak hiç de kolay değildi ama asıl zor olan biyografide yazmayan mücadeleleri bulabilmektir. İşte bu yüzden ben, neden biyografilerde sadece başarılar yer alır, diye düşünürüm hep.


Çünkü herhangi bir biyografide sadece başarılar yer aldığından biz o kişinin bunları başarmak için yaşadığı zorlukları, uykusuz geceleri, çektiği yalnızlıkları, umutsuzlukları, yoksunluk ve yoksullukları, bir de o kişi kadınsa; bir kadının, sırf kadın olduğu için ayrıca ödediği bedelleri orada görmeyiz ve büyük olasılıkla “vay canına!” deriz, değil mi? Hâlbuki biyografiler; “Kişinin başardıkları” ve “Kişinin başarmak için başından geçenler” olarak iki bölümden oluşsaydı, böylesi bir döküm daha dürüst ve özellikle gençlere daha yararlı olmaz mıydı? Sırf başarılardan bahsetmek, gençlerin psikolojisini bozup cesaretlerini kırmaz mı?

Benim çok sevdiğim Donna Haraway’in bu konuda ironik bir sözü var: “Alanlarında başarılı kişilerin biyografileri kendilerinin değil, anne ve babalarının yanında okunmalıdır.” Çünkü, kişinin kendisi o başarıları dinlerken o yıllarda yaşadığı zorlukları ve mücadeleyi hatırlamaktadır. Oysa anne ve babalar kaç yaşında olursa olsun evlâtlarının başarılarıyla gurur duyarlar.


Güzel sorunuzun yanıtına -nihayet- gelince: Ben hayatım boyunca hep kafelerde, pastanelerde yazmış ve hâlen de böyle çalışan bir yazarım. Bu alışkanlığım belki de ilk gençliğimde bana yönderlik etmiş Attila İlhan ve onun kuşağındaki edebiyatçıların, kendi gençliklerinde Paris merkezli sanat ve edebiyat akımının etkisiyle kafelerde toplanıp yazmalarının bir yansıması da olabilir? Onların kuşağında İstanbul’da Baylan Pastanesi Yazarları meşhurmuş mesela. 1980’lerden beri yaşadığım farklı ülke ve şehirlerde devamlı gittiğim bir kafede ve hep aynı masada yazmam yani kalabalıkların içinde yalnız oturarak üretken olabilmem, belki biraz da kadın yazar olmakla ilgilidir? Çünkü bir kadının -ister eğitimli ister eğitimsiz olsun- evinde entelektüel eylemde bulunması bir erkeğe kıyasla daima daha zordur. İster profesör ister Nobelli yazar olsun, kadınlar hâlâ “ev” denen yuvada erkeklerden daha çok çalışır ve çok daha fazla sorumluluk taşır. Bunu Batı ülkelerindeki yabancı kadın yazar arkadaşlarımdan da biliyorum. Oysa özellikle devamlı aynı masada oturarak bir rutin oluşturup böylece kendi özel ofisinize çevirdiğiniz, bilgisayar, tablet veya defterinize yazarak çalıştığınız bir kafe veya pastanede; ev işlerine, kocaya ve çocuklara dair sorumluluklar yoktur, kimse sizi rahatsız etmez. Hatta evde bir kadına pek nasip olmayan bir güzellik olarak-parasını ödediğiniz için- kahve veya çay servisi de yaparlar. Bu küçücük ayrıntı, yani bir masada kimse rahatsız etmeden, kahvenizi içerek çalışabilmek gibi basit bir olay, biz kadınlar için zor bulunan, âdeta lüks bir durumdur. Bu bir anlamda, yüzyıllardır karılarının, abla veya annelerinin çalışmalarını desteklediği “erkek yazarlar olma lüksü”ne kavuşmaktır.


30’lu yaşlarımda TRT’de bir kültür programına davetliyken, canlı yayında bu konuda bir espri yapmış: “Erkek yazarlara özendiğim tek konu, keşke benim de bir karım olsaydı, üretkenliğim iki katına çıkardı.” demiştim. Nedense bu cesur espriye benden başka pek gülen olmamıştı. Belki artık günümüzde buna kahkahalarla gülen genç kadınlar çıkar!


Evet, ben çoğunlukla kafe veya pastanelerde yazarım. Hatta Türkiye Yeşiller Partisi’ni konu edinen ilk romanım İki Yeşil Susamuru’nun büyük kısmını o sırada bebek olan oğlumu günde birkaç saat anneme bırakıp İzmir Sevinç Pastanesi’nde yazmıştım. O romanın künyesinde hâlâ bu bilgi yazılıdır ve her İzmir ziyaretimde mutlaka Alsancak’taki tarihî Sevinç Pastanesi’ne uğrarım.


Sorunuzdaki o küçük keyifler, küçük yaramazlıklar konusunda çok haklısınız. Çünkü bunlar aslında hayatımızı yaşanmaya değer kılan büyük mutluluklara yol açıyor gerçekten. İlk aklıma gelenleri sıralayayım: Ancak Türkiye’de yaşarken mahallenizde bir sokak kedisi veya köpeği sevebilmek, onları beslemek, bu sırada sokaktan geçenlerle selamlaşabilmek, eczaneye, markete, kafeye uğradığınızda çalışanlarla kısa sohbetler yapabilmek, yaşadığımız her türlü zorluğa, umutsuzluğa inat yeni tanıştığınız biriyle bile sıradan bir olay üzerinden bir kahkahayı paylaşabilmek gibi küçük insanî karşılaşmalar bana büyük keyif ve enerji verir. Çocuklarla konuşmak, çocukken ne kadar sansürsüz ve cesur olduğumuzu bana hatırlattığı için büyük umutlar verir. Bir de kahve var! Ah kahve, ah gözümün bebeği! O kahve ki dünyada sadece Türkçe dilinde sabah yenen ilk yemeğin adını ’Kahvaltı’ yapmış 40 yıllık hatırı olan içeceğimizdir. Güzel pişirilmiş köpüklü bir Türk Kahvesi’nin verdiği yaşama zevkini ne verir ki? Günün her saatinde kahvemi sevdiğim biriyle veya yalnız başıma içmenin hazzı ve iyileştirici gücü benim için en büyük, küçük zevklerimdendir. Bir de müze ve kitapçı gezmek bana çok iyi gelir; özellikle moralim bozuksa hemen kitapçı veya müzeye koşarım. Çünkü onca kitap yazmış yüzlerce yazarın veya sanat eseri üretmiş sanatçının bu işleri kotarabilmek için nasıl büyük bir sabır, irade ve emek verdiğini düşünmek insanı kendine getirir, yalnız olmadığını hatırlatır. Eğer bir kitapçıda beni tanımadan bir kitabımı eline almış gençlerle karşılaşırsam, onların yanından tıpkı bir romandaki “anlatıcı” gibi sessizce geçerken “kitabı imzalamamı ister misiniz?” diye sormak ve tabii en önemlisi “Kız Neşesi”ni tanıdık veya tanımadık kadınlarla vapurda, uçakta, yolda paylaşabilmek, o enerjiyle hayatın zorluklarına, baskılarına direnebilmek, en büyük keyiflerimdendir.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Romanlarınızda doğa, mitoloji ve insan ilişkileri sık sık bir araya geliyor. Hayata bakışınızda doğanın ve kadim anlatıların yeri nedir?

Sanat ve edebiyatın yaşama tutulmuş bir ayna olduğuna inanır mısınız? Eğer öyleyse her yazar kendi çağına ayna tutmakta ve gördüklerini bir hikâyenin içinde anlatmaktadır. Ben de yaşadığımız çağa böyle bir ayna tutmaya çalışıyorum. Yaptığım tamamen budur.


Biz insanların daha rahat, konforlu ve hızlı yaşayabilmek için tabiattan: toprak, su, ağaç, temiz hava ve ilaçsız, yani doğal sebze ve meyveden kopup kendimizi, özümüze zararlı betonların, zehirli gaz ve tarım ilaçlarıyla çevrelenmiş kentler, ev ve plaza ofis içlerindeki yaşamlara mahkûm ettiğimiz bir sır değil. Çok övündüğümüz insan aklı, tarih boyunca insanın iyiliğinden çok dünya nimetlerinin en iyisini kendilerine ayırmak isteyen güç sahibi bir azınlığın -eskiden kralların, sultanların günümüzde siyasî iktidarların ve şirketlerin- pençesinde. Yani, diğer tüm canlılar arasında sadece insan kendisinin tabiatın bir parçası olduğunun farkında ve onunla uyumlu yaşamaktan vazgeçip tabiatın/dünyanın sadece insanlar için yaratıldığı varsaymasından sonra kendi evine ihanet eden tek canlı türü oldu. Oysa tabiatı içindeki tüm diğer canlılarla beraber koruyarak, doyunca yetinerek, ihtiyaç olmayınca tüketmeden, ölümlü olduğumuzu ve ölünce yanımızda değerli maden veya para götüremeyeceğimizi unutmadan bambaşka bir insanlık tarihi oluşturabilirdik. Böyle bir şansımız vardı. İyi bir canlı türü olabilirdik ama kötü ve modern Homo sapiens, insanlık olduk! Çünkü kendimizi tabiatın efendisi sanıyoruz ama değiliz!


İşte, benim aslında 90’larda ilk romanım ‘İki Yeşil Susamuru’nda değindiğim ‘yeşil politikalar’dan başlayarak bugün adına ekokritisizm, iklimkurgu denen sanat yönüne eğilimim bu bahsettiğim bizim kendimizi “tabiatın efendisi” görmek zaafımızı tabiatı alınıp-satılabilir meta kabul edişimizle başlayan büyük yıkımı ve bunun sonucunda hâlâ büyük hızla yaşadığımız manevî değer ve biyoçeşitlilik kayıplarını “ben edebiyatta nasıl anlatırım?” diye düşünmemle başladı. Bu hem tabiata saygı gösteren, ağaçlar ve hayvanlarla konuşan, yani onların da canı olduğunun bilincini çocukken kazandıran bir anne tarafından büyütülmem hem de -belki buna bağlı olarak- biyoloji ve ekoloji eğitimi almamla ilişkili olabilir.


Daha sonra neredeyse tüm mitolojik hikâyelerin, insanın asla yenemeyeceği tabiatın gücünü ve insanın önünde sonunda ölümlü olduğunu kabul edeceğini anlattığını farkına varmam, bende bu ikisini yan yana kullanma fikrini geliştirdi. Aslında mitolojik hikâyeleri kuran ninelerimiz ve dedelerimiz de binlerce yıl önce, şimdi bizim yazılı yaptığımız şeyi, o zamanki bilgileriyle “büyülü gerçekçilik” kullanarak yapmışlar zaten. Mitoloji çalışmaya koyulunca, dünyanın en bilinen hemen hemen tüm anlatılarının iklimle ilgili olduğunu, daha sonra psikomitoloji diye bir disiplini keşfetmemle de insan zihninden doğan mitlerin toplumların psikolojisini nasıl düzenlediğini anlamaya başladım. Gerçi Marx, “Mitoloji, doğaya düzen dayatmaya yönelik girişimlerden biridir.” demişse de mitoloji; tarım, sanayi ve yapay zekâ devrimlerinin yanında ne masum kalıyor şimdi.


İşte tüm bunları, insanın en önemli yeteneği olan “hikâye etme” sanatının ilk ürünü mitolojinin, aslında farkında olalım veya olmayalım hepimizin hayatında mutlaka bir yeri olduğunu söylemek için anlattım. Bu yüzden mesela, Türk Mitolojisinin önemli kahramanlarından Deli Dumrul’un düz yola kurduğu köprüden geçen ve geçmeyenlerden aldığı haraçla halka zulmettiği sırada kendisinin de bir ölümlü olduğunu keşfederek zorbalıktan vazgeçişi, aslında insan denen canlının zavallılığı hakkında her devirde ders olmaya devam edecektir.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Kadın karakterleriniz güçlü, çok katmanlı ve dönüşüm içinde. Kadın hikâyelerini anlatmak sizin için nasıl bir sorumluluk taşıyor?

Ben çocukken dünyada ve Türkiye’de sanatta, edebiyatta, sinemada, tiyatroda bütün kahramanlar erkekti. Mesela: hiç büyümeden uçan o meşhur çocuk bir oğlandı: adı Peter Pan. Fakat ona sadece yardım ve hizmet sunan çocuksa bir kızdı: adı Wendy. Dünyaca ünlü iki kadın roman kahramanı Anna Karanina ve Madam Bovary kadındı ama erkek yazarları onları, kocalarından başkalarını sevdiler diye kötülemiş ve öldürmüştü. Büyük mücadeleler sonunda bugün artık hem hayatta hem de sanatta bazı kahramanlar kadın.


Bugün küçük kızların ve genç kadınların sinemadan edebiyata, bilimden spora, havacılıktan denizciliğe, askerlikten mühendisliğe kadar her alanda başarılı, hatta rol model olmuş kadınları görerek gurur duyabilmeleri tesadüf değil. Biz kadınların binlerce yıllık büyük emek ve mücadelesi sayesinde başarılmıştır. Bu başarı, iş gücü ve hakların kazanımında henüz insanî açıdan eşitliğe yakın bile değil ama bu bir bayrak yarışıdır, her kadın kuşağı, bayrağı kızlarına ve torunlarına taşıyacaktır. Örneğin, hafta sonu Adana Kitap Fuarı’ndan İstanbul’a dönerken bizi uçuran kaptan pilotumuz kadındı. İniş yaptığımız havaalanına 100 yıl önce yaşamış bir kadın pilotun adı verilmişti ve uçakta da birkaç kadın yazar bulunuyordu. Bizim Doğu Akdeniz ve Orta-Doğu coğrafyasında bunu başarmış Türkiye Cumhuriyeti’nden başka Müslüman ülke yok! Biz kadınlara yazı yazma, eğitim ve seçme-seçilme, boşanma ve miras hakkı yani birey olma hakkını veren o büyük devrimci Atatürk’e sonsuz şükran ve alkışlarımı sunuyorum.


Benim roman ve öykülerimdeki kadın kahramanlar ninemizden halamıza, muhtarımızdan belediye başkanımıza, komiserden fizik profesörüne, marketteki kasiyerden havaalanı tuvalet temizlikçisine kadar hepsi aramızdaki kadınlardır, bize ve dünyaya aitlerdir. Bu kadınlar da hangi sınıftan, coğrafyadan veya kültürden gelirse gelsin boyun eğmeyen, yenilse, dışlansa veya düşürülse de bir direniş ve hayatta kalma gücü olarak ‘Kız Neşesi’ni yitirmemiş kadınlar. Yani tıpkı gerçek hayattaki gibi, yani hepimiz gibi kadınlar…


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Günümüz dünyasında hız, tüketim ve yüzeysellik giderek artarken; edebiyatın hâlâ insanı durdurma, düşündürme gücü olduğuna inanıyor musunuz?

Sorunuzun yanıtı, edebiyat denince ne anladığımızla ilgili olarak değişebilir. Ben edebiyatı hikâye etme sanatı olarak görüyorum. İnsan yaşadığı sürece hikâye dinlemeye, okumaya ve hikâye etmeye mutlaka devam edecektir. Çünkü insan, hikâyeden öğrenebilen tek canlıdır. -Tabii uzayda henüz tanışmadığımız diğer canlılar yoksa?– Fakat yakın gelecekte hikâyenin biçimi, formatı değişebilir. Yazının icadından önce mit-mitoloji dediğimiz sözlü olan hikâye sanatı, 21. yüzyıl başından beri sesli ve görsel özelliği, yazılı metinlerle yarışmaya başladı. Yapay Zekâdan sonra her şey tümden değişebilir. Fakat ne olursa olsun ister insan ister Yapay Zekâ yazsın, ister yazılı ister görsel ister dijital olsun, insan var olduğu sürece hikâye ihtiyacı yani edebiyat sanatı daima var olacaktır.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Sizce mekânlar yazarlığı ve anlatıyı nasıl dönüştürür; bir şehrin ruhu, bir yazarın metnine nasıl sızar?

Mekân bence bir romanın veya öykünün asıl karakteridir. Bu konuda en sevdiğim örnek İnce Memed; eğer Yaşar Kemal romanının mekânını Toroslar yerine mesela Kaz Dağları ya da Kaçkar Dağları olarak seçseydi biz şimdi bambaşka bir romandan bahsediyor olacaktık. Mekân, ikliminden kültürüne, geleneklerinden değerlerine kadar her şeyi etkiler. O yüzden özellikle roman yazarken mekân ve arazi çalışmayı çok seviyorum. Bu da beni Kuzguncuk’ta veya Çanakkale’de, Çorum veya Kayseri’de, Mardin’de geçecek romanlar için oralarda çalışmaya, bazen oralarda uzun süre yaşamaya, oranın yerli halkıyla yemeklerinden türkü-şarkılarına, fıkralarına, cenazelerinden düğünlerine mümkünse birebir katılıp dostlar, tanıdıklar edinmeye, dolayısıyla kendi hayatımın da bundan birebir etkilemesine yol açıyor. Bu hem özel hayatımın düzeni hem de kısıtlı bütçem açısından oldukça pahalı bir çalışma yöntemi ama kendimi hemşehrisi hissettiğim en az 10 şehir var artık.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Okur olarak sizi hâlâ heyecanlandıran, başucu kitabınız diyebileceğiniz bir eser var mı?

Olga Tokarczuk’un bir iklim-kurgu sayılacak, müthiş bir kara mizah zekâsıyla taçlanmış, feminist romanı “Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde”1  bana bu yetişkin yaşımda, ilk gençliğimdeki imrenme duygusunu yeniden yaşatan ender eserlerden biri oldu. Bir kadın yazar olarak iklim, çevre, kadın, çocuk, insan dışı canlıların hakları ve mizah konularında kendi yazarlığıma yakın bulduğum Olga Tokarczuk’un sıkı bir okuru olduğumu söyleyebilirim.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Son olarak; bugün yazmaya yeni başlayan birine yazma süreci ve yayın dünyasında karşılaşabileceği zorluklar üzerine vermek isteyeceğiniz en temel tavsiye ne olurdu?

Öncelikle yazarlık hevesi olan kişinin kendisine neden yazar olmak istediğini sormasını isterim. Eğer yanıtı ‘ünlü veya zengin’ olmaksa hemen vazgeçmesini tavsiye ederim. Çünkü yazmak, yani hikâye anlatmak sizin için bir tutku değilse hem size hem de okura yazık olur. Sonra, bizim gibi kitap okuma oranı çok düşük olan kültürlerde zaten yazarın ünlü ve zengin olması olası değildir. Nobelli bile olsanız, ancak küçük bir grup tarafından okunursunuz, -üstelik okumadan hakkınızda ileri-geri konuşan milyonlar olabilir- bu da hiçbir işe yaramaz. Ama eğer anlatacak hikâyeleriniz varsa ve sırtınıza bıçak dayanmış gibi zorunlu, susuz kalmış da su içermiş gibi kana kana bir dürtüyle yazmak zorunda hissediyorsanız ve bunların başka insanların hayatına dokunacağını biliyorsanız yazın. Kimin ne diyeceğine, kaç yayınevinden reddedileceğinize bakmadan direnerek kadın yazarsanız erkek yayıncı, erkek editör, erkek eleştirmenler ne der diye düşünmeden yazın ve asla vazgeçmeyin. Fakat asla üstüne para vererek kitabınızı yayımlatmayın! Yapmayın! Yazar kitabı basılsın diye para ödemez, okur olarak siz üste para verilerek yayımlanmış bir kitabı okur musunuz?


Dikkat çekeceğim bir konu da kadın yazarların ‘görünür’ olması yani ciddiye alınır olmasının önlenmesidir. Yaptığınız işin görülmemesi, kitapçılarda arka raflara saklanması, röportajlarınızın arka sayfalara sıkıştırılması planlı bir kötülüktür. Bizden önceki kadın yazarlar bu konuda büyük mücadele verdi bizlerin önünü açtı, bizler de dayanışarak ve cesaretle, kendi eş-dost yazarlarını öne çıkartan çapsızlarla mücadeleye devam edeceğiz. Bu mücadelede öncü kadın yazarların bazılarını -izninizle- anmak ve yazar olacak gençlerin mutlaka okumalarını önermek isterim.


Hepsi dünya çapında iyi edebiyatçı olan Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Gülten Akın, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Pınar Kür, Sevim Burak, Nezihe Meriç, Mina Urgan, Tezer Özlü, Firuzan, Duygu Asena, Erendiz Atasü, İnci Aral, Nazlı Eray ve diğerleri benim kuşağım kadın yazarların önünü, ufkunu açmış ve bize sadece edebî bir miras değil, aynı zamanda kadın yazar olarak başımıza gelebilecek fikrî ve cinsel tacizlere direnme konusunda rol modeli olmuşlardır.


Buket Uzuner Kimdir?

Romancı, hikâyeci ve gezi yazarı. Çevre bilimci. Feminist, hayvan ve çevre hakları savunucusu.


Hacettepe Üniversitesi, (Norveç) Bergen Üniversitesi, (ABD) Michigan Üniversitesi’nde biyoloji ve çevrebilim eğitimi aldı. (Finlandiya) Tampere Teknik Üniversitesi ve ODTÜ’de araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı.


Romanları on dile çevrilen yazar, 1996 yılında (ABD) Iowa Üniversitesi’nin (IWP) “onur üyesi” olmuş, 2004 yılında da ODTÜ Senatosu tarafında takdir belgesiyle onurlandırılmıştır. Yazar, 2016 yılında Ankara Üniversitesi ve Ankara Öykü Günleri Derneği’nce verilen “Öykü Onur Ödülü” nü almıştır.


Buket Uzuner, Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Kuruluş yılında  Türkiye üniversiteleri, basını, meslek kuruluşları ve 81 ilin valiliklerinden  oluşturulan jürinin oylarıyla ‘Cumhuriyetin 75 İz Bırakan Kadını’ndan biri seçilmiştir.

2019 yılında İTÜ İşletme Mühendisliği Kulübü Öğrencileri kendisine Sosyal Medya Yılın Yazarı ödülünü vermişlerdir.

Yazar, yayımlanışından 34 yıl sonra sansürlenen “Ayın En Çıplak Günü” adlı kitabı nedeniyle Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2020 “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü”yle onurlandırılmıştır.


“İklim değişikliği” -çevre sorunlarını ele aldığı ve Türk Mitolojisi’nden fantastik ögeler kullandığı iklim-kurgu türünün örneklerinden kabul edilen ‘TABİAT DÖRTLEMESİ’ romanları “Su”, “Toprak”, “Hava” ve “Ateş” 2023 yılında tamamlanmıştır.


Yazar, ilk Osmanlı feminist kadınlarından “Zeynep Hanım” kitabına önsöz hazırlamıştır. 2017’de ilk çocuk kitabı “Ah Bir Kedi Olsam!” yayınlanmıştır.


Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika, Avrupa’da uzun tren yolculukları yapan Buket Uzuner İstanbul’da yaşamaktadır.

  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 31 Ara 2025
  • 7 dakikada okunur
Piyanist Gökhan Aybulus, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda başladığı müzik yolculuğunu, Moskova Çaykovski Konservatuvarı’nda Prof. Naum Shtarkman ve Sergei Dorensky gibi usta isimlerle sürdürdü. Henüz çocuk yaşlarda dikkat çeken Aybulus, Harika Çocuk Yetenek Yarışması ve Genç Müzisyenler Yarışması birincilikleriyle sahneye adım attı. Ardından Uluslararası Mariya Yudina Piyano Yarışması’nda kazandığı Grand-Prix ödülleriyle uluslararası alanda da adından söz ettirdi. 2002’deki Ulusal Yetenek Yarışması birinciliği ve 2017’de Donizetti Klasik Müzik Ödülleri “Yılın Piyanisti” unvanı, bu uzun soluklu yolculuğun önemli durakları oldu. Hem sahnede hem akademide klasik müziğin tutkusunu paylaşan Aybulus, kimi zaman Rachmaninoff’un derinliğinde, kimi zaman çağdaş Türk bestecilerinin izinde dinleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Aybulus, BODRUMDergi’nun bu sayıdaki konuğu oldu ve sorularımızı yanıtladı.

Gökhan Aybulus
Gökhan Aybulus

Sizi sizden dinlemek isteriz, kimdir Gökhan Aybulus?

Eskişehir’de doğdum ve üniversite yıllarıma kadar orada büyüdüm. Memur bir baba ve öğretmen bir annenin tek çocuğuyum. Ailemde profesyonel müzisyen yok ama babamın müziğe, annemin de resme büyük bir yeteneği vardır. Bana resim değil ama müzik yeteneği bulaşmış olacak ki kendimi bu yolda buldum.Bugün hem konser piyanisti olarak sahnelerde, hem de akademisyen olarak Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğrencilerimle birlikteyim. Müzik benim için sadece icra etmek değil, aynı zamanda paylaşmak ve aktarmak anlamına geliyor. Öğrencilerimin gelişimini görmek, onlarla aynı heyecanı hissetmek benim için konserlerdeki alkış kadar değerli. Müziği hayatımın merkezine koysam da sahnenin dışında da beni besleyen pek çok şey var. Arabalara olan ilgim çocukluktan beri sürüyor; uzun yollarda düşünmeyi, kafamı dinlemeyi severim. Tavla oynamak, dostlarımla vakit geçirmek benim için çok değerlidir. Hayvanları, özellikle kedileri çok severim; onların huzuru ve doğallığı bana her zaman iyi gelir. Tüm bunlar, hayatımdaki yoğunluğun yanında bana denge ve gerçek bir yaşam duygusu kazandırıyor.


Müziğe, piyanoya ilk ilginizi nasıl ve ne zaman keşfettiniz?

Müziğe olan ilgimi aslında ailem fark etmiş. Bana anlattıklarına göre küçükken reklamlarda duyduğum şarkıları tekrar edermişim. Babam bunu fark edince, bir yurt dışı seyahatinden bana küçük bir org getirmiş. O orgla duyduğum parçaları çalmaya başlamışım ve müziğe doğru ilk adımlarım böyle olmuş.


Daha sonra ailem beni Eskişehir’de üniversite personelinin çocukları için açılan bir org kursuna yazdırdı. Daha okuma yazma bilmezken, Ali Cemalcılar hocadan temel nota bilgisini öğrendim. Ardından bir dönem akordeonla geçti; Sezgin Ergül ile çalıştım ve ondan müzikal anlamda çok şey öğrendim. En sonunda Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yarı zamanlı programını kazandım ve piyanoyla tanıştım. O iri siyah beyaz tuşlara ilk dokunduğum an, sanki kendimi bulduğum andı. Sonrasında konservatuvara tam zamanlı gitmek için aileme çok ısrar ettim; onlar da bana güvenip beni desteklediler. Böylece küçük bir orgla başlayan o merak, zamanla bir ömre yayılan koskoca bir tutkuya dönüştü.


Moskova Çaykovski Konservatuvarı’nda Prof. Naum Shtarkman ve Sergei Dorensky ile çalışma deneyiminiz nasıldı?

Naum Shtarkman ile çalışmak gerçekten ayrıcalıklı bir deneyimdi. Moskova’nın eski jenerasyonundan kalan, o büyük geleneği taşıyan son hocalardan biriydi. Shtarkman, Konstantin Igumnov’un öğrencisiydi; Igumnov, Pabst’ın öğrencisiydi ve Pabst da Liszt’in öğrencilerindendi. Dolayısıyla onunla çalışmak, o köklü gelenekle doğrudan buluşmak demekti.


Benim için Shtarkman’la bu kadar yakın çalışabilmek büyük bir şanstı. Onunla baba-oğul gibi bir ilişki kurduk. O, her notada hem geçmişin izini hem de müziğin samimiyetini arardı. Onun öğrencisi olarak mezun olmak ve o mirası taşımak benim için büyük bir onur.


Sergei Dorensky ise bambaşka bir dünyaydı. Onunla bağım, Naum Shtarkman’ın oğlu Alexander Shtarkman sayesinde kuruldu. Dorensky, Naum Shtarkman’ın da çok yakın dostuydu. Normalde sınıfına kolay kolay kimseyi kabul etmezken, beni dinlemek istedi ve sonrasında sınıfına alabileceğini söyledi. Dorensky’nin sınıfı gerçekten muhteşem ve çok başarılı piyanistlerden oluşuyordu; asistanları Nikolay Lugansky, Andrey Pisarev ve Pavel Nersessian’dı. Bir piyanist için âdeta bir cennetti. Onunla çalışmak benim için çok özel bir deneyimdi; kendisi benim için hem hoca hem de büyük bir mentordu.



Repertuvarınızı oluştururken nelere dikkat edersiniz? Çalgı, dönem, besteciler arasında seçim yaparken kriterleriniz nelerdir?

Repertuvar seçerken dengeli ve tematik bir program yaratmaya çalışıyorum, özellikle solo resitallerde. Her programın bir hikâyesi olmasını seviyorum. Rahmaninov başta olmak üzere Rus bestecilerin eserlerini çalmak bana her zaman büyük bir keyif veriyor. Romantik dönem eserlerini kendime daha yakın buluyorum ama tabii her dönemin müziğini seviyor ve icra etmeye çalışıyorum. Bunun yanında konserlerimde Türk bestecilerimizin eserlerine de mutlaka yer vermeye gayret ediyorum.


Orkestra konserlerinde ise repertuvarı genellikle orkestra yönetimi veya şefle birlikte belirliyoruz. Onlara bir liste sunuyorum; bazen repertuvarımda olmayan bir konçertoyu da isteyebiliyorlar. Böyle durumlarda yeni bir eser öğrenmekten keyif alıyorum. Benim için önemli olan, o konserin hem benim hem de dinleyici için anlamlı bir bütün oluşturması.


Rahmaninov’un müziği size ne ifade ediyor? Onun eserlerinde sizi en çok etkileyen yönler nedir?

Rahmaninov’un müziği benim için hem derin bir iç dünya hem de insana dair her şeyin yansıması. Onun eserlerinde büyük bir duygu yoğunluğu ve olağanüstü bir yapı bütünlüğü var. Bu iki kutbu bir araya getirebilmesi, onu benim gözümde benzersiz kılıyor.

Rahmaninov çalarken hissettiğim şey, sadece notaları seslendirmek değil; o müziğin içindeki yalnızlığı, özlemi, insanın kendini arayışını paylaşmak.


Müziğinde hep bir melankoli var ama aynı zamanda büyük bir güç de hissediliyor. O, duygularını hiç saklamıyor ama onları öyle rafine bir biçimde ifade ediyor ki her cümlesi derin bir iç konuşmaya dönüşüyor.


Teknik olarak da inanılmaz zengin bir dünyası var. Kendisi olağanüstü bir piyanist; el anatomisini, piyanonun sınırlarını çok iyi bildiği için çalarken zorlayıcı ama aynı zamanda son derece doğal hissettiriyor. Onun müziğinde virtüozite hiçbir zaman amaç değil; o, duygunun taşıyıcısı.


Geçtiğimiz ay Tambov’da 2. Konçertosu’nu seslendirdikten sonra Rahmaninov’un yazlarının çoğunu geçirdiği ve eserlerinin neredeyse yüzde 85’ini bestelediği Ivanovka’yı ziyaret etme fırsatım oldu. Orada, onun evinde bulunmak beni çok derinden etkiledi. O günden sonra Rahmaninov’un eserlerine bakışım çok daha farklı. Onun o topraklarda, doğayla iç içe nasıl büyük eserler yarattığını hissetmek, müziğine olan bağlılığımı daha da güçlendirdi.


Oda müziği ile solo performans arasında zihninizde nasıl farklar var? “İyi müzisyen olmak, iyi oda müziği çalıyor olmak demek değildir” sözünüzü biraz açar mısınız?

Oda müziği ve solo performans arasında çok temel bir fark var. Solo çaldığınızda bütün kontrol sizdedir; müziğin yönünü, enerjisini, zamanını tamamen siz belirlersiniz. Oda müziğinde ise paylaşım, dinleme ve uyum ön plandadır. Egonuzu biraz geri çekip, müziğin ortak bir nefesle var olmasına izin vermeniz gerekir.


Bir piyanist teknik olarak çok güçlü olabilir ama eğer dinlemeyi, paylaşmayı bilmiyorsa iyi bir oda müziği partneri olamaz. Oda müziğinde en önemli şey, müzikal bir diyalog kurabilmek; sadece çalmak değil, birbirine cevap vermek, hatta bazen sessiz kalmayı bilmek.


Benim için oda müziği, hem insani hem sanatsal anlamda çok öğretici bir alan. Farklı müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşmak, onların enerjisinden beslenmek, bir eseri birlikte şekillendirmek beni her zaman yeniliyor. Solo çalmak kendimle konuşmak gibiyse, oda müziği başkalarıyla anlamlı bir sohbet etmek gibi.


Akademisyen kimliğiniz, sahne sanatçısı kimliğinizle nasıl etkileşim hâlinde? Bu iki yönü dengelemek zor olmuyor mu?

Benim için bu iki yön birbirinden ayrılmaz bir bütün. Sahnede yaşadığım her deneyim, sınıfta öğrencilerime anlattığım her şeyin altını dolduruyor; aynı şekilde öğrencilerimle geçirdiğim her an, sahnede daha taze bir bakış açısı kazandırıyor bana. Öğrencilerimdeki heyecanı, merakı gördükçe ben de yeniden motive oluyorum. Elbette bu iki alanı dengelemek kolay değil. Konserler, seyahatler, dersler, idari işler derken zaman yönetimi çok ciddi bir mesele hâline geliyor. Ama sanırım işinizi seviyorsanız, o dengeyi bulmak da mümkün. Ben öğretirken de sahnedeyken de aynı şeyi hissediyorum: paylaşma isteği. Müziği sadece çalmak değil, aktarmak da benim için bir sorumluluk.


Bazen sahnede öğrencilere örnek olmak, bazen de sınıfta sahneye hazırlanırken hissettiğim duyguları anlatmak beni çok besliyor. Yani biri diğerinin önünde değil; tam tersine, biri diğerinin devamı gibi.


Öğrencilerinizle çalışırken en çok hangi noktaları vurgularsınız? Teknik mi, ifade mi, sahne duruşu mu?

Benim için bu üçü birbirinden ayrılmaz. Teknik, müziğin temeli; ifade, onun dili; sahne duruşu ise o dilin dinleyiciyle buluşma biçimi. Ancak teknik temeli güçlendirmek her zaman önceliklidir, çünkü sağlam bir teknik olmadan kendini doğru ifade edemezsin.

Bunun yanında müzikte amaç notaları tekrarlamak değil, o notaların içindeki düşünceyi ve duyguyu paylaşabilmektir. Bu da ancak bilinçli bir çalışma disipliniyle mümkündür.

Ayrıca sahneye saygı konusu da benim için çok önemli. Sahneye çıkmak bir tür sorumluluk hem müziğe hem besteciye hem de dinleyiciye karşı. O yüzden öğrencilerimin sahnede sadece çalmalarını değil, var olmalarını isterim. Müziği içlerinden geldiği gibi ama olgun bir farkındalıkla paylaşmaları benim için en değerli şey.


Her öğrenciden, her dersten ben de yeni bir şey öğreniyorum, bu inanılmaz bir şey. Sanırım öğretmenliği bu kadar özel kılan da tam olarak bu.



Gökhan Aybulus
Gökhan Aybulus

Türkiye’de klasik müzik eğitiminin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi alanlarda gelişmeye ihtiyaç var?

Son yıllarda Türkiye’de klasik müzik eğitimi açısından ciddi bir hareketlilik var. Gençler artık çok daha bilinçli, dünyayı takip ediyorlar, farklı kültürlerle iletişim kurabiliyorlar. Bu çok umut verici. Ancak hâlâ üzerinde çalışmamız gereken önemli noktalar da var. Öncelikle, öğrencilerin erken yaşta sistemli bir eğitime yönlendirilmesi gerekiyor. Temel eğitimin kalitesi, sonraki tüm süreci belirliyor. Bir diğer konu da repertuvar çeşitliliği. Genç müzisyenlerin sadece sınav ya da yarışma odaklı değil, daha geniş bir müzikal vizyonla yetişmeleri gerektiğine inanıyorum. Ayrıca oda müziği kültürünün daha güçlü bir şekilde yerleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu hem dinlemeyi hem paylaşmayı hem de birlikte düşünmeyi öğretiyor. Uluslararası bağlantılar, değişim programları, farklı ülkelerden sanatçılarla masterclass’lar da eğitimde büyük fark yaratıyor. Türkiye’de çok ciddi bir potansiyel var hem öğrencilerde hem de hocalarda. Doğru yönlendirme ve sürdürülebilir bir sistemle bu potansiyelin dünya sahnelerinde çok daha görünür olacağına inanıyorum.


Konser öncesi özel bir hazırlık ya da ritüeliniz var mı?

Aslında hayat her zaman o ideal hazırlık ortamını sunmuyor. Konser günü bile bazen derslerim oluyor, provalar, hazırlıklar ya da başka özel işlerim derken gün yoğun geçebiliyor.

O yüzden benim için konser öncesi ritüel, son bir-bir buçuk saat içinde kendimi biraz sakinleştirebilmek. O zamanlarda zihnimi boşaltmaya çalışırım; bazen sadece sessiz kalmak, bazen telefonumda bir oyun bile o odaklanmayı sağlar. Son dakikaya kadar nota çalışmak yerine o müziğin içimde doğal bir şekilde yer etmesine izin veririm. Sahneye çıkmadan önce o kısa anda, her şeyin doğal akışına bırakılması benim için en önemlisi.


Klasik müzik dünyasında dijitalleşme; online konserler, yayın platformları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Dijitalleşme, müziğin erişimini inanılmaz ölçüde artırdı. Artık dünyanın herhangi bir yerindeki dinleyici, saniyeler içinde sizin konserinize ulaşabiliyor. Bu, özellikle genç kuşak müzisyenler için büyük bir avantaj; tanınmak, paylaşmak, farklı coğrafyalara ulaşmak artık çok daha kolay.

Ama bir yandan da şunu unutmamak lazım: Canlı performansın yerini hiçbir şey tutamaz. Müziğin salondaki titreşimi, o anda dinleyiciyle kurulan bağ, sessizliğin içindeki nefes gibi şeyler dijital ortamda kaybolabiliyor. Canlı konserin büyüsü, o anda yaşanması gereken bir şey. Ben dijitalleşmeyi müziğin bir tamamlayıcısı olarak görüyorum. Online konserler, kayıtlar, paylaşımlar çok değerli ama asıl amaç, insanları yeniden konser salonlarına çekmek olmalı. Çünkü müzik, paylaşıldığı anda gerçekten var oluyor.



Sürekli müzikle iç içe bir yaşam, dışarıdan büyüleyici görünüyor ama içinde büyük bir disiplin ve fedakârlık var. Bu yoğunluk, ailenizle ilişkinizi nasıl şekillendiriyor? Müzik evin bir parçası mı, yoksa bazen sizden çalan bir zaman mı oluyor?

Müziği sadece bir meslek olarak değil, hayatımın doğal bir parçası olarak görüyorum. Dolayısıyla iş ve özel hayat arasındaki çizgi bazen ister istemez bulanıklaşıyor. Provalar, konserler, dersler, seyahatler derken zaman gerçekten hızla akıyor. Bu yoğunluk içinde hayat arkadaşım Zeynep’in varlığı benim için büyük bir şans. Kendisi İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda flüt sanatçısı; yani müziğin hayatın her alanına yayıldığı bir düzeni ikimiz de çok iyi biliyoruz. Zeynep’in anlayışı, desteği ve sakinliği bu yoğun temponun içinde bana denge sağlıyor.


Yoğun çalışma temposu yüzünden anneme ve dostlarıma her zaman yeterince vakit ayıramayabiliyorum ama onlar da her zaman büyük bir anlayışla yaklaşıyorlar, beni destekliyorlar. Bu benim için çok kıymetli.


Evet, müzik bazen zamanımızı çalıyor gibi görünse de aslında bizi birbirimize daha da yaklaştırıyor. Bazen bir konserden sonra evde sessizce bir kahve içmek, kedimiz Köfte’yle oynamak, o günün bütün yorgunluğunu unutturabiliyor. Müziğin hayatımdan zaman alan değil, hayatıma anlam katan bir şey olduğunu her gün biraz daha iyi anlıyorum.

BODRUMDergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page