top of page

Türk Edebiyatının Dirençli Kadın Sesi: Buket Uzuner

  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 16 saat önce
  • 10 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 4 saat önce

Bu sayıdaki konuğumuz, Türk Edebiyatı’nın en özgün ve güçlü kalemlerinden biri olan Buket Uzuner. Yazarlık kariyeri boyunca bireysel hikâyelerle toplumsal belleği, doğayla insanı ve mitolojiyle güncel yaşamı ustalıkla buluşturan Buket Uzuner; romanları, öyküleri ve denemeleriyle geniş bir okur kitlesine ulaştı. Kadın kimliği, doğa, kültür ve insan ruhunun derinliklerine odaklanan eserleriyle edebiyatımızda kendine özgü, kalıcı bir yer edinen yazar; bu röportajda yazının sessiz yükünü, hayatın izlerini ve kelimelerle kurduğu dünyayı BODRUMDergi okurlarıyla paylaşıyor.

Fotoğraflar: Lütfi Özgünaydın

Buket Uzuner
Buket Uzuner

Biyografinizde yer alan başarıların ardında, hayatın akışı içinde sizi besleyen ve heyecanlandıran küçük ayrıntılar olduğunu düşünüyorum. Yazı masasından uzaklaştığınızda Buket Uzuner’in dünyası hangi uğraşlar, hangi alışkanlıklarla şekilleniyor? Sizi siz yapan, belki de çoğumuzun bilmediği o küçük keyiflerinizden bahseder misiniz?

Sorunuzun yanıtına geçmeden, ilk cümlenizdeki güzel bir ayrıntıya değinmek isterim, -izninizle. İlk gençliğimde sevdiğim oyun yazarlarının, oyuncuların ve tarihte başarılı kadınların biyografilerini okumaya meraklıydım. Tabii bunların çoğu, aslında annemi etkilemiş yazar ve sanatçılardı. Çünkü ilk kahramanlarımız anne ve babamızdır, ilk beğenilerimizi onlar belirler. Beni büyüleyen şey, şimdikinden çok daha zor koşullarda Türkiye dâhil farklı ülkelerde yaşamış o yazar ve sanatçıların tüm savaşlara, yokluk ve engellere rağmen hayallerini nasıl gerçekleştirebildikleriydi… Mesela; “Küçük Kadınlar” romanıyla Türkiye’de doğmuş ben de dâhil dünyanın birçok yerinde daha sonra yazar olacak aralarında; Margaret Atwood, Simone de Beauvoir, Barbara Kingsolver, Ursula Le Guin gibi önemli yazarların da bulunduğu binlerce genç kıza, kadın yazar olarak hayatlarını kazanabilme cesaretini taa 1868 yılında veren Louisa May Alcott nasıl bir kadın yazardı? Ve çocukluğunu hangi koşullarda yaşamıştı? Kadınların yazması birçok ülkede yasakken o nelerle mücadele etmişti? İnternetin olmadığı bir dönemde onun biyografisini bulmak hiç de kolay değildi ama asıl zor olan biyografide yazmayan mücadeleleri bulabilmektir. İşte bu yüzden ben, neden biyografilerde sadece başarılar yer alır, diye düşünürüm hep.


Çünkü herhangi bir biyografide sadece başarılar yer aldığından biz o kişinin bunları başarmak için yaşadığı zorlukları, uykusuz geceleri, çektiği yalnızlıkları, umutsuzlukları, yoksunluk ve yoksullukları, bir de o kişi kadınsa; bir kadının, sırf kadın olduğu için ayrıca ödediği bedelleri orada görmeyiz ve büyük olasılıkla “vay canına!” deriz, değil mi? Hâlbuki biyografiler; “Kişinin başardıkları” ve “Kişinin başarmak için başından geçenler” olarak iki bölümden oluşsaydı, böylesi bir döküm daha dürüst ve özellikle gençlere daha yararlı olmaz mıydı? Sırf başarılardan bahsetmek, gençlerin psikolojisini bozup cesaretlerini kırmaz mı?

Benim çok sevdiğim Donna Haraway’in bu konuda ironik bir sözü var: “Alanlarında başarılı kişilerin biyografileri kendilerinin değil, anne ve babalarının yanında okunmalıdır.” Çünkü, kişinin kendisi o başarıları dinlerken o yıllarda yaşadığı zorlukları ve mücadeleyi hatırlamaktadır. Oysa anne ve babalar kaç yaşında olursa olsun evlâtlarının başarılarıyla gurur duyarlar.


Güzel sorunuzun yanıtına -nihayet- gelince: Ben hayatım boyunca hep kafelerde, pastanelerde yazmış ve hâlen de böyle çalışan bir yazarım. Bu alışkanlığım belki de ilk gençliğimde bana yönderlik etmiş Attila İlhan ve onun kuşağındaki edebiyatçıların, kendi gençliklerinde Paris merkezli sanat ve edebiyat akımının etkisiyle kafelerde toplanıp yazmalarının bir yansıması da olabilir? Onların kuşağında İstanbul’da Baylan Pastanesi Yazarları meşhurmuş mesela. 1980’lerden beri yaşadığım farklı ülke ve şehirlerde devamlı gittiğim bir kafede ve hep aynı masada yazmam yani kalabalıkların içinde yalnız oturarak üretken olabilmem, belki biraz da kadın yazar olmakla ilgilidir? Çünkü bir kadının -ister eğitimli ister eğitimsiz olsun- evinde entelektüel eylemde bulunması bir erkeğe kıyasla daima daha zordur. İster profesör ister Nobelli yazar olsun, kadınlar hâlâ “ev” denen yuvada erkeklerden daha çok çalışır ve çok daha fazla sorumluluk taşır. Bunu Batı ülkelerindeki yabancı kadın yazar arkadaşlarımdan da biliyorum. Oysa özellikle devamlı aynı masada oturarak bir rutin oluşturup böylece kendi özel ofisinize çevirdiğiniz, bilgisayar, tablet veya defterinize yazarak çalıştığınız bir kafe veya pastanede; ev işlerine, kocaya ve çocuklara dair sorumluluklar yoktur, kimse sizi rahatsız etmez. Hatta evde bir kadına pek nasip olmayan bir güzellik olarak-parasını ödediğiniz için- kahve veya çay servisi de yaparlar. Bu küçücük ayrıntı, yani bir masada kimse rahatsız etmeden, kahvenizi içerek çalışabilmek gibi basit bir olay, biz kadınlar için zor bulunan, âdeta lüks bir durumdur. Bu bir anlamda, yüzyıllardır karılarının, abla veya annelerinin çalışmalarını desteklediği “erkek yazarlar olma lüksü”ne kavuşmaktır.


30’lu yaşlarımda TRT’de bir kültür programına davetliyken, canlı yayında bu konuda bir espri yapmış: “Erkek yazarlara özendiğim tek konu, keşke benim de bir karım olsaydı, üretkenliğim iki katına çıkardı.” demiştim. Nedense bu cesur espriye benden başka pek gülen olmamıştı. Belki artık günümüzde buna kahkahalarla gülen genç kadınlar çıkar!


Evet, ben çoğunlukla kafe veya pastanelerde yazarım. Hatta Türkiye Yeşiller Partisi’ni konu edinen ilk romanım İki Yeşil Susamuru’nun büyük kısmını o sırada bebek olan oğlumu günde birkaç saat anneme bırakıp İzmir Sevinç Pastanesi’nde yazmıştım. O romanın künyesinde hâlâ bu bilgi yazılıdır ve her İzmir ziyaretimde mutlaka Alsancak’taki tarihî Sevinç Pastanesi’ne uğrarım.


Sorunuzdaki o küçük keyifler, küçük yaramazlıklar konusunda çok haklısınız. Çünkü bunlar aslında hayatımızı yaşanmaya değer kılan büyük mutluluklara yol açıyor gerçekten. İlk aklıma gelenleri sıralayayım: Ancak Türkiye’de yaşarken mahallenizde bir sokak kedisi veya köpeği sevebilmek, onları beslemek, bu sırada sokaktan geçenlerle selamlaşabilmek, eczaneye, markete, kafeye uğradığınızda çalışanlarla kısa sohbetler yapabilmek, yaşadığımız her türlü zorluğa, umutsuzluğa inat yeni tanıştığınız biriyle bile sıradan bir olay üzerinden bir kahkahayı paylaşabilmek gibi küçük insanî karşılaşmalar bana büyük keyif ve enerji verir. Çocuklarla konuşmak, çocukken ne kadar sansürsüz ve cesur olduğumuzu bana hatırlattığı için büyük umutlar verir. Bir de kahve var! Ah kahve, ah gözümün bebeği! O kahve ki dünyada sadece Türkçe dilinde sabah yenen ilk yemeğin adını ’Kahvaltı’ yapmış 40 yıllık hatırı olan içeceğimizdir. Güzel pişirilmiş köpüklü bir Türk Kahvesi’nin verdiği yaşama zevkini ne verir ki? Günün her saatinde kahvemi sevdiğim biriyle veya yalnız başıma içmenin hazzı ve iyileştirici gücü benim için en büyük, küçük zevklerimdendir. Bir de müze ve kitapçı gezmek bana çok iyi gelir; özellikle moralim bozuksa hemen kitapçı veya müzeye koşarım. Çünkü onca kitap yazmış yüzlerce yazarın veya sanat eseri üretmiş sanatçının bu işleri kotarabilmek için nasıl büyük bir sabır, irade ve emek verdiğini düşünmek insanı kendine getirir, yalnız olmadığını hatırlatır. Eğer bir kitapçıda beni tanımadan bir kitabımı eline almış gençlerle karşılaşırsam, onların yanından tıpkı bir romandaki “anlatıcı” gibi sessizce geçerken “kitabı imzalamamı ister misiniz?” diye sormak ve tabii en önemlisi “Kız Neşesi”ni tanıdık veya tanımadık kadınlarla vapurda, uçakta, yolda paylaşabilmek, o enerjiyle hayatın zorluklarına, baskılarına direnebilmek, en büyük keyiflerimdendir.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Romanlarınızda doğa, mitoloji ve insan ilişkileri sık sık bir araya geliyor. Hayata bakışınızda doğanın ve kadim anlatıların yeri nedir?

Sanat ve edebiyatın yaşama tutulmuş bir ayna olduğuna inanır mısınız? Eğer öyleyse her yazar kendi çağına ayna tutmakta ve gördüklerini bir hikâyenin içinde anlatmaktadır. Ben de yaşadığımız çağa böyle bir ayna tutmaya çalışıyorum. Yaptığım tamamen budur.


Biz insanların daha rahat, konforlu ve hızlı yaşayabilmek için tabiattan: toprak, su, ağaç, temiz hava ve ilaçsız, yani doğal sebze ve meyveden kopup kendimizi, özümüze zararlı betonların, zehirli gaz ve tarım ilaçlarıyla çevrelenmiş kentler, ev ve plaza ofis içlerindeki yaşamlara mahkûm ettiğimiz bir sır değil. Çok övündüğümüz insan aklı, tarih boyunca insanın iyiliğinden çok dünya nimetlerinin en iyisini kendilerine ayırmak isteyen güç sahibi bir azınlığın -eskiden kralların, sultanların günümüzde siyasî iktidarların ve şirketlerin- pençesinde. Yani, diğer tüm canlılar arasında sadece insan kendisinin tabiatın bir parçası olduğunun farkında ve onunla uyumlu yaşamaktan vazgeçip tabiatın/dünyanın sadece insanlar için yaratıldığı varsaymasından sonra kendi evine ihanet eden tek canlı türü oldu. Oysa tabiatı içindeki tüm diğer canlılarla beraber koruyarak, doyunca yetinerek, ihtiyaç olmayınca tüketmeden, ölümlü olduğumuzu ve ölünce yanımızda değerli maden veya para götüremeyeceğimizi unutmadan bambaşka bir insanlık tarihi oluşturabilirdik. Böyle bir şansımız vardı. İyi bir canlı türü olabilirdik ama kötü ve modern Homo sapiens, insanlık olduk! Çünkü kendimizi tabiatın efendisi sanıyoruz ama değiliz!


İşte, benim aslında 90’larda ilk romanım ‘İki Yeşil Susamuru’nda değindiğim ‘yeşil politikalar’dan başlayarak bugün adına ekokritisizm, iklimkurgu denen sanat yönüne eğilimim bu bahsettiğim bizim kendimizi “tabiatın efendisi” görmek zaafımızı tabiatı alınıp-satılabilir meta kabul edişimizle başlayan büyük yıkımı ve bunun sonucunda hâlâ büyük hızla yaşadığımız manevî değer ve biyoçeşitlilik kayıplarını “ben edebiyatta nasıl anlatırım?” diye düşünmemle başladı. Bu hem tabiata saygı gösteren, ağaçlar ve hayvanlarla konuşan, yani onların da canı olduğunun bilincini çocukken kazandıran bir anne tarafından büyütülmem hem de -belki buna bağlı olarak- biyoloji ve ekoloji eğitimi almamla ilişkili olabilir.


Daha sonra neredeyse tüm mitolojik hikâyelerin, insanın asla yenemeyeceği tabiatın gücünü ve insanın önünde sonunda ölümlü olduğunu kabul edeceğini anlattığını farkına varmam, bende bu ikisini yan yana kullanma fikrini geliştirdi. Aslında mitolojik hikâyeleri kuran ninelerimiz ve dedelerimiz de binlerce yıl önce, şimdi bizim yazılı yaptığımız şeyi, o zamanki bilgileriyle “büyülü gerçekçilik” kullanarak yapmışlar zaten. Mitoloji çalışmaya koyulunca, dünyanın en bilinen hemen hemen tüm anlatılarının iklimle ilgili olduğunu, daha sonra psikomitoloji diye bir disiplini keşfetmemle de insan zihninden doğan mitlerin toplumların psikolojisini nasıl düzenlediğini anlamaya başladım. Gerçi Marx, “Mitoloji, doğaya düzen dayatmaya yönelik girişimlerden biridir.” demişse de mitoloji; tarım, sanayi ve yapay zekâ devrimlerinin yanında ne masum kalıyor şimdi.


İşte tüm bunları, insanın en önemli yeteneği olan “hikâye etme” sanatının ilk ürünü mitolojinin, aslında farkında olalım veya olmayalım hepimizin hayatında mutlaka bir yeri olduğunu söylemek için anlattım. Bu yüzden mesela, Türk Mitolojisinin önemli kahramanlarından Deli Dumrul’un düz yola kurduğu köprüden geçen ve geçmeyenlerden aldığı haraçla halka zulmettiği sırada kendisinin de bir ölümlü olduğunu keşfederek zorbalıktan vazgeçişi, aslında insan denen canlının zavallılığı hakkında her devirde ders olmaya devam edecektir.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Kadın karakterleriniz güçlü, çok katmanlı ve dönüşüm içinde. Kadın hikâyelerini anlatmak sizin için nasıl bir sorumluluk taşıyor?

Ben çocukken dünyada ve Türkiye’de sanatta, edebiyatta, sinemada, tiyatroda bütün kahramanlar erkekti. Mesela: hiç büyümeden uçan o meşhur çocuk bir oğlandı: adı Peter Pan. Fakat ona sadece yardım ve hizmet sunan çocuksa bir kızdı: adı Wendy. Dünyaca ünlü iki kadın roman kahramanı Anna Karanina ve Madam Bovary kadındı ama erkek yazarları onları, kocalarından başkalarını sevdiler diye kötülemiş ve öldürmüştü. Büyük mücadeleler sonunda bugün artık hem hayatta hem de sanatta bazı kahramanlar kadın.


Bugün küçük kızların ve genç kadınların sinemadan edebiyata, bilimden spora, havacılıktan denizciliğe, askerlikten mühendisliğe kadar her alanda başarılı, hatta rol model olmuş kadınları görerek gurur duyabilmeleri tesadüf değil. Biz kadınların binlerce yıllık büyük emek ve mücadelesi sayesinde başarılmıştır. Bu başarı, iş gücü ve hakların kazanımında henüz insanî açıdan eşitliğe yakın bile değil ama bu bir bayrak yarışıdır, her kadın kuşağı, bayrağı kızlarına ve torunlarına taşıyacaktır. Örneğin, hafta sonu Adana Kitap Fuarı’ndan İstanbul’a dönerken bizi uçuran kaptan pilotumuz kadındı. İniş yaptığımız havaalanına 100 yıl önce yaşamış bir kadın pilotun adı verilmişti ve uçakta da birkaç kadın yazar bulunuyordu. Bizim Doğu Akdeniz ve Orta-Doğu coğrafyasında bunu başarmış Türkiye Cumhuriyeti’nden başka Müslüman ülke yok! Biz kadınlara yazı yazma, eğitim ve seçme-seçilme, boşanma ve miras hakkı yani birey olma hakkını veren o büyük devrimci Atatürk’e sonsuz şükran ve alkışlarımı sunuyorum.


Benim roman ve öykülerimdeki kadın kahramanlar ninemizden halamıza, muhtarımızdan belediye başkanımıza, komiserden fizik profesörüne, marketteki kasiyerden havaalanı tuvalet temizlikçisine kadar hepsi aramızdaki kadınlardır, bize ve dünyaya aitlerdir. Bu kadınlar da hangi sınıftan, coğrafyadan veya kültürden gelirse gelsin boyun eğmeyen, yenilse, dışlansa veya düşürülse de bir direniş ve hayatta kalma gücü olarak ‘Kız Neşesi’ni yitirmemiş kadınlar. Yani tıpkı gerçek hayattaki gibi, yani hepimiz gibi kadınlar…


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Günümüz dünyasında hız, tüketim ve yüzeysellik giderek artarken; edebiyatın hâlâ insanı durdurma, düşündürme gücü olduğuna inanıyor musunuz?

Sorunuzun yanıtı, edebiyat denince ne anladığımızla ilgili olarak değişebilir. Ben edebiyatı hikâye etme sanatı olarak görüyorum. İnsan yaşadığı sürece hikâye dinlemeye, okumaya ve hikâye etmeye mutlaka devam edecektir. Çünkü insan, hikâyeden öğrenebilen tek canlıdır. -Tabii uzayda henüz tanışmadığımız diğer canlılar yoksa?– Fakat yakın gelecekte hikâyenin biçimi, formatı değişebilir. Yazının icadından önce mit-mitoloji dediğimiz sözlü olan hikâye sanatı, 21. yüzyıl başından beri sesli ve görsel özelliği, yazılı metinlerle yarışmaya başladı. Yapay Zekâdan sonra her şey tümden değişebilir. Fakat ne olursa olsun ister insan ister Yapay Zekâ yazsın, ister yazılı ister görsel ister dijital olsun, insan var olduğu sürece hikâye ihtiyacı yani edebiyat sanatı daima var olacaktır.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Sizce mekânlar yazarlığı ve anlatıyı nasıl dönüştürür; bir şehrin ruhu, bir yazarın metnine nasıl sızar?

Mekân bence bir romanın veya öykünün asıl karakteridir. Bu konuda en sevdiğim örnek İnce Memed; eğer Yaşar Kemal romanının mekânını Toroslar yerine mesela Kaz Dağları ya da Kaçkar Dağları olarak seçseydi biz şimdi bambaşka bir romandan bahsediyor olacaktık. Mekân, ikliminden kültürüne, geleneklerinden değerlerine kadar her şeyi etkiler. O yüzden özellikle roman yazarken mekân ve arazi çalışmayı çok seviyorum. Bu da beni Kuzguncuk’ta veya Çanakkale’de, Çorum veya Kayseri’de, Mardin’de geçecek romanlar için oralarda çalışmaya, bazen oralarda uzun süre yaşamaya, oranın yerli halkıyla yemeklerinden türkü-şarkılarına, fıkralarına, cenazelerinden düğünlerine mümkünse birebir katılıp dostlar, tanıdıklar edinmeye, dolayısıyla kendi hayatımın da bundan birebir etkilemesine yol açıyor. Bu hem özel hayatımın düzeni hem de kısıtlı bütçem açısından oldukça pahalı bir çalışma yöntemi ama kendimi hemşehrisi hissettiğim en az 10 şehir var artık.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Okur olarak sizi hâlâ heyecanlandıran, başucu kitabınız diyebileceğiniz bir eser var mı?

Olga Tokarczuk’un bir iklim-kurgu sayılacak, müthiş bir kara mizah zekâsıyla taçlanmış, feminist romanı “Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde”1  bana bu yetişkin yaşımda, ilk gençliğimdeki imrenme duygusunu yeniden yaşatan ender eserlerden biri oldu. Bir kadın yazar olarak iklim, çevre, kadın, çocuk, insan dışı canlıların hakları ve mizah konularında kendi yazarlığıma yakın bulduğum Olga Tokarczuk’un sıkı bir okuru olduğumu söyleyebilirim.


Buket Uzuner
Buket Uzuner

Son olarak; bugün yazmaya yeni başlayan birine yazma süreci ve yayın dünyasında karşılaşabileceği zorluklar üzerine vermek isteyeceğiniz en temel tavsiye ne olurdu?

Öncelikle yazarlık hevesi olan kişinin kendisine neden yazar olmak istediğini sormasını isterim. Eğer yanıtı ‘ünlü veya zengin’ olmaksa hemen vazgeçmesini tavsiye ederim. Çünkü yazmak, yani hikâye anlatmak sizin için bir tutku değilse hem size hem de okura yazık olur. Sonra, bizim gibi kitap okuma oranı çok düşük olan kültürlerde zaten yazarın ünlü ve zengin olması olası değildir. Nobelli bile olsanız, ancak küçük bir grup tarafından okunursunuz, -üstelik okumadan hakkınızda ileri-geri konuşan milyonlar olabilir- bu da hiçbir işe yaramaz. Ama eğer anlatacak hikâyeleriniz varsa ve sırtınıza bıçak dayanmış gibi zorunlu, susuz kalmış da su içermiş gibi kana kana bir dürtüyle yazmak zorunda hissediyorsanız ve bunların başka insanların hayatına dokunacağını biliyorsanız yazın. Kimin ne diyeceğine, kaç yayınevinden reddedileceğinize bakmadan direnerek kadın yazarsanız erkek yayıncı, erkek editör, erkek eleştirmenler ne der diye düşünmeden yazın ve asla vazgeçmeyin. Fakat asla üstüne para vererek kitabınızı yayımlatmayın! Yapmayın! Yazar kitabı basılsın diye para ödemez, okur olarak siz üste para verilerek yayımlanmış bir kitabı okur musunuz?


Dikkat çekeceğim bir konu da kadın yazarların ‘görünür’ olması yani ciddiye alınır olmasının önlenmesidir. Yaptığınız işin görülmemesi, kitapçılarda arka raflara saklanması, röportajlarınızın arka sayfalara sıkıştırılması planlı bir kötülüktür. Bizden önceki kadın yazarlar bu konuda büyük mücadele verdi bizlerin önünü açtı, bizler de dayanışarak ve cesaretle, kendi eş-dost yazarlarını öne çıkartan çapsızlarla mücadeleye devam edeceğiz. Bu mücadelede öncü kadın yazarların bazılarını -izninizle- anmak ve yazar olacak gençlerin mutlaka okumalarını önermek isterim.


Hepsi dünya çapında iyi edebiyatçı olan Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Gülten Akın, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Pınar Kür, Sevim Burak, Nezihe Meriç, Mina Urgan, Tezer Özlü, Firuzan, Duygu Asena, Erendiz Atasü, İnci Aral, Nazlı Eray ve diğerleri benim kuşağım kadın yazarların önünü, ufkunu açmış ve bize sadece edebî bir miras değil, aynı zamanda kadın yazar olarak başımıza gelebilecek fikrî ve cinsel tacizlere direnme konusunda rol modeli olmuşlardır.


Buket Uzuner Kimdir?

Romancı, hikâyeci ve gezi yazarı. Çevre bilimci. Feminist, hayvan ve çevre hakları savunucusu.


Hacettepe Üniversitesi, (Norveç) Bergen Üniversitesi, (ABD) Michigan Üniversitesi’nde biyoloji ve çevrebilim eğitimi aldı. (Finlandiya) Tampere Teknik Üniversitesi ve ODTÜ’de araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı.


Romanları on dile çevrilen yazar, 1996 yılında (ABD) Iowa Üniversitesi’nin (IWP) “onur üyesi” olmuş, 2004 yılında da ODTÜ Senatosu tarafında takdir belgesiyle onurlandırılmıştır. Yazar, 2016 yılında Ankara Üniversitesi ve Ankara Öykü Günleri Derneği’nce verilen “Öykü Onur Ödülü” nü almıştır.


Buket Uzuner, Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Kuruluş yılında  Türkiye üniversiteleri, basını, meslek kuruluşları ve 81 ilin valiliklerinden  oluşturulan jürinin oylarıyla ‘Cumhuriyetin 75 İz Bırakan Kadını’ndan biri seçilmiştir.

2019 yılında İTÜ İşletme Mühendisliği Kulübü Öğrencileri kendisine Sosyal Medya Yılın Yazarı ödülünü vermişlerdir.

Yazar, yayımlanışından 34 yıl sonra sansürlenen “Ayın En Çıplak Günü” adlı kitabı nedeniyle Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2020 “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü”yle onurlandırılmıştır.


“İklim değişikliği” -çevre sorunlarını ele aldığı ve Türk Mitolojisi’nden fantastik ögeler kullandığı iklim-kurgu türünün örneklerinden kabul edilen ‘TABİAT DÖRTLEMESİ’ romanları “Su”, “Toprak”, “Hava” ve “Ateş” 2023 yılında tamamlanmıştır.


Yazar, ilk Osmanlı feminist kadınlarından “Zeynep Hanım” kitabına önsöz hazırlamıştır. 2017’de ilk çocuk kitabı “Ah Bir Kedi Olsam!” yayınlanmıştır.


Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika, Avrupa’da uzun tren yolculukları yapan Buket Uzuner İstanbul’da yaşamaktadır.

Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page