top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Prof. Dr. Mete Güngör
    Prof. Dr. Mete Güngör
  • 16 Ara 2025
  • 5 dakikada okunur
Yumurtalık kanseri, kadınlarda en sık görülen ve en ölümcül jinekolojik kanserlerden biridir. Çoğu zaman sinsice ilerleyen bu hastalık, erken evrelerde belirti vermediği için genellikle geç dönemde teşhis edilir. Karında şişkinlik, hazımsızlık, kasık ağrısı gibi masum görünen yakınmalar aslında ciddi bir hastalığın habercisi olabilir. Erken tanı şansı sınırlı olsa da düzenli jinekolojik muayeneler, risk faktörlerinin bilinmesi ve vücuttaki küçük değişikliklerin önemsenmesi, hastalığın erken fark edilmesinde büyük rol oynar. Günümüzde cerrahi teknikler ve kemoterapi yöntemlerindeki gelişmeler sayesinde yumurtalık kanseriyle mücadelede önemli ilerlemeler kaydedilmiştir; ancak en etkili silah hâlâ farkındalık ve düzenli kontrollerdir.


Yumurtalık kanserleri, ülkemizde rahim içi kanserleri ile birlikte en sık görülen ve en ölümcül jinekolojik kanserlerdir.


1) Yumurtalık kanserinin nedenleri ve risk faktörleri nelerdir?

Yumurtalık kanserinin nedeni tam olarak bilinmemektedir.


RİSK FAKTÖRLERİ

  • Kalıtsal gen mutasyonları: Yumurtalık kanserinin küçük bir bölümü (Yüzde 10-15) kalıtsal gen mutasyonundan kaynaklanır. Yumurtalık kanseri riskini artırdığı bilinen genlere meme kanseri geni 1 ve 2 (BRCA1 ve 2) adı verilir. Bu genlerin meme kanserine neden olduğu bilinmekle birlikte, bu genlerin bulunduğu kadınlarda ayrıca yumurtalık kanseri riski ciddi şekilde artar. Bu nedenle ailesinde meme kanseri hikâyesi olanlarda yumurtalık kanseri görülme riski de fazladır.

  • Ailede yumurtalık kanseri öyküsü: Ailesindeki kadınlarda yumurtalık kanseri tanısı olan kadınların, bu hastalığa yakalanma riski daha yüksektir.

  • Önceki bir kanser tanısı: Daha önce meme, kolon, rektum veya rahim kanseri tanısı konulmuş kadınların yumurtalık kanseri riski daha yüksektir.

  • Artan yaş: Yaşlandıkça yumurtalık kanseri riski artar. Yumurtalık kanseri en sık menopozdan sonra (70 kadında bir) görülür ortalama görülme yaşı 63, ancak herhangi bir yaşta da meydana gelebilir.

  • Hiç hamile kalmamış olmak: Hiç hamile kalmayan kadınlarda yumurtalık kanseri riski daha yüksektir. Bununla birlikte özellikle erken yaşta ve çok sayıda doğum yapan kadınlarda yumurtalık kanseri daha az görülür.


2) Yumurtalık kanseri belirtileri nedir?

Yumurtalık kanseri semptomları hastalığa özgü değildir. Genelde sindirim sistemi ve mesane sorunları dahil diğer birçok yaygın hastalığın semptomlarını taklit eder. Bu yüzden tanı geç ve ileri evrede konur.



BELİRTİLERİ

  • Karında basınç hissi ve şişkinlik,

  • Kasıkta dolgunluk veya ağrı,

  • Uzun süreli hazımsızlık, gaz veya bulantı

  • Bağırsak alışkanlıklarında kabızlık gibi değişiklikler

  • Mesane alışkanlıklarında sık sık idrara çıkma ihtiyacı dahil değişiklikler

  • İştah kaybı veya hızlı bir şekilde tokluk hissi

  • Vajinal kanama

  • Kilo kaybı


3) Yumurtalık kanserinde bir tarama ve korunma yöntemi var mıdır?

Yumurtalık kanserlerini önceden tesbit edecek bir yöntem yoktur. Yani bir tarama metodu yoktur ve tanı tesadüfen rutin jinekolojik muayenelerde konur. Genellikle hastalar yukardaki şikayetler nedeniyle geç dönemde doktora başvururlar. Bu nedenle yumurtalık kanseri tanısı konduğunda, hastalık genellikle ileri evrededir. Bu nedenle kadınların hiç olmazsa senede bir rutin jinekolojik muayene ve pelvik ultrason yaptırması gerekir. Belirgin bir korunma yöntemi olmamakla birlikte doğum yapmış olmak ve en az bir yıl doğum kontrol hapı kullanmış olmak yumurtalık kanseri riskini azaltır. Ayrıca son yıllarda yumurtalık kanserinin yarısının tüplerden başladığı tesbit edildiği için bir şekilde tüplerin alınması yumurtalık kanserinde yüzde 50 korur.


4) Yumurtalık kanseri tanısı nasıl konur?

  • Pelvik ve karın muayenesi: Jinekolojik muayene ve karın muayenesinde elimize bir kitle gelebilir. Ayrıca karında birikmiş sıvıya bağlı şişkinlik (ascite) tesbit edilebilir.

  • Radyolojik incelemeler (ultrason, CT, MRI): Bu yöntemlerle normal anatomik yapıdan farklı olan yumurtalıklardan kaynaklanan çeşitli boyutlardaki kistler ve kitleler, karın boşluğunda sıvı birikimi ve karın boşluğunda bulunan diğer organlarda tümoral kitleler ve büyümüş lenf bezleri tesbit edilebilir.

  • CA 125 kan testi: CA 125 yumurtalık kanseri hücrelerinin yüzeyinde ve bazı sağlıklı dokularda bulunan bir proteindir. Yumurtalık kanseri olan birçok kadında kanlarında anormal yüksek CA 125 düzeyleri bulunur. Bununla birlikte, kanser dışındaki birçok hastalık da CA 125 düzeylerinin artmasına neden olur ve erken evre yumurtalık kanseri olan birçok kadında CA 125 düzeyleri normaldir. Bu nedenle, bir CA 125 testi yumurtalık kanseri tanı ve taraması için her zaman kullanılmaz ancak tedavinin nasıl ilerlediğini izlemek için kullanılabilir.

  • Diğer tümör markerleri: HE-4, HCG, alfa-fetoprotein, proteomikler tanısal laparoskopi veya laparotomi. Yumurtalık kanseri olabileceğinden şüphelendiğimiz komplike kistleri olan hastalar doku tanısı için ameliyat edilir ve şüpheli olan kitle etrafa yayılmadan tam olarak çıkartılarak patolojiye incelemeye gönderilir. Eğer tanı kötü huylu (yumurtalık kanseri) gelirse evreleme cerrahisi denilen ve jinekolojik onkologların gerçekleştirebildiği geniş bir ameliyat yapılır. Amaç hastalığın yaygınlığını tesbit etmek ve geride hiç tümör kalmadığından emin olmaktır.


5) Yumurtalık kanseri nasıl tedavi edilir?

Yumurtalık kanseri tedavisi genelde geniş bir ameliyat ve kemoterapinin kombinasyonunu içerir.

  • Ameliyat: Laparotomi (karında yukardan aşağıya büyük bir kesi aracılığıyla). Yumurtalık kanseri tedavisi genelde her iki yumurtalık, fallop tüpleri, rahim (histerektomi ve bilateral salpingooforektomi) ve ayrıca çevredeki lenf düğümleri (pelvik ve paraaortik lenfadenektomi), yumurtalık kanserinin sıklıkla yayıldığı omentum diye bilinen bir karın yağ dokusu katmanının (omentektomi) ve apendiksin alınmasını (apendektomi) içeren kapsamlı bir operasyondan oluşur. Yumurtalık kanseri cerrahisindeki amaç geride hiç tümör dokusu bırakmamaktır. Bu, kanserin yayıldığı her doku ve organın  (diafram, barsak, dalak, karaciğerin bazı parçaları) çıkartılması demektir (Sitoreduktif veya debulking cerrahisi). Kemoterapi büyük, hacimli yumurtalık tümörlerine etki edemez. Tümörün mümkün olduğunca çıkarılmasıyla kemoterapötik tedavi daha etkin şekilde tümöre nüfuz edebilir. Böylelikle tümör kemoterapiye daha fazla yanıt verecek ve hastanın hayatta kalma ihtimali artacaktır. Ameliyatın yeterli yapılması hastaların yaşam süresini uzatır. Bu nedenle bu cerrahileri mutlaka bu konuda eğitim almış jinekolojik onkologların yapması gerekir.

  • Kemoterapi: Ameliyat sonrası genellikle 3 haftalık aralıklarla 6 kür kemoterapi uygulanır. Kemoterapi kalan kanser hücrelerinin öldürülmesi için tasarlanan ilaçlardır. Damar yoluyla veya karın içi boşluğa verilebilir.

  • HIPEC: Özellikle tekrarlayan hastalıkta, ikinci bir ameliyat ile tümör tamamen temizlenebilirse ameliyat esnasında hasta uyandırılmadan karın boşluğuna sıcak kemoterapi uygulanır. Bu tedavide daha yüksek dozda kemoterapi direkt hedef bölgeye ısıtılmış olarak (42.5 santigrad derece ) yaklaşık 1-1.5 saat süreyle verilir.

  • Neoadjuvan kemoterapi ve interval debulking: Over kanseri tanısı alan bazı hastalarda, hastalık çok yaygın olabilir ve tümörün ilk ameliyatta tamamen çıkartılması mümkün gözükmeyebilir. Ayrıca bazı hastaların genel durumu böylesine büyük bir ameliyatı tolere edebilecek durumda olmayabilir. Bu iki durumda da tedaviye önce kemoterapi ile başlanır, 3-4 kür tedavi sonrası hastanın tümörü tam olarak çıkartılabilecek duruma gelir ve genel durumu düzelirse ameliyat edilir.


6) Doğurganlığın korunması mümkün mü?

Yumurtalık kanseri çok erken evrede veya genç yaslarda görülen germ hücreli yumurtalık kanserlerinde tesbit edilirse, diğer yumurtalık ve rahim bırakılarak ameliyat yapılabilir. Böylece daha çocuk doğurmamış ve genç kadınlarda, çocuk sahibi olma yeteneğini ve hormon üretimini korumuş oluruz. Buna fertiliteyi koruyucu cerrahi denir.


7) Yumurtalık kanserleri kapalı yöntemle (Laparoskopi ve Robotik) ameliyat edilebilir mi?

Eğer tümör erken evrede, küçük ve yumurtalıkta sınırlı ise laparoskopi veya robotik cerrahi ile rahim, yumurtalıklar, omentum, apendiks ve lenf bezlerinin çıkartıldığı standart ameliyat yapılabilir. Böylece hastanın iyileşme süresi açık ameliyata göre çok hızlı olacağından hastanın kısa sürede kemoterapiye başlaması mümkün olacaktır. Ancak bu yöntemler yaygın, ileri evre kanserlerde uygun değildir.


8) Yumurtalık kanseri tedavisi gören bir hastada tedavi sonrasında beklentiler nedir ve nasıl takip edilir?

Yumurtalık kanseri tedavisi görenlerin büyük bir kısmında  ilk 5 yıl içinde kanser tekrarlar. Hastalığın evresine göre değişmekle birlikte genel olarak 5 yıllık yaşam şansları % 50 civarındadır. Bu nedenle hastaları tedavi bitiminden sonra 3-4 ay aralıklarla 5 yıl boyunca takip ederiz. Hastalığı tekrarlayan kadınlarda da tekrar ameliyat ve farklı kemoterapi protokolleriyle tedavi etme şansı vardır.

  • Yazarın fotoğrafı: Hülya Büyükbayrak
    Hülya Büyükbayrak
  • 13 Ara 2025
  • 1 dakikada okunur
Fransız mutfağı denince akla genellikle tatlılar gelir; oysa bu mutfağın en özel lezzetlerinden biri de kiştir. Kiş, lezzetiyle sınırları aşmış ve Türk mutfağında da kendine sağlam bir yer edinmiştir. Temelinde gevrek bir hamur ve zengin bir iç harç bulunur; sebzelerle, etle, peynirle ya da şarküteri ürünleriyle çeşitlendirilebilir. Bugün, bu klasik Fransız tarifine yeşil bir dokunuş katıyoruz: Ispanaklı ve peynirli kiş. Hem besleyici hem de nefis bu tarif, çay saatlerinden akşam sofralarına kadar her anınıza eşlik edebilecek bir lezzet sunuyor.


Malzemeler

  • 40 g  Tereyağı

  • 20 g  Yoğurt

  • 160 g un

  • 5 g tuz

  • 100 ml su



Harcı için

  • 20 ml zeytinyağı

  • 1 demet temizlenmiş ıspanak

  • 1 adet havuç

  • Tuz

  • Karabiber

  • Pul biber

  • 200 g Labne

  • 1 adet yumurta

  • 200 g Hellim Peyniri (az tuzlu)



Hazırlanışı

Geniş bir kapta; tereyağı, yoğurt, un, tuz ve suyu soğuk olmalarına dikkat ederek hamur kıvamına gelene dek yoğurun. Malzemeler birbirine tamamen karışıp pürüzsüz bir hamur hâline geldiğinde, hamuru streç filme sarın ve buzdolabında 15 dakika dinlendirin. Bir tencerede zeytinyağını ısıtın. Ispanakları ve rendelenmiş havucu ekleyip birkaç dakika soteleyin. Tuz, karabiber ve pul biberle tatlandırdıktan sonra ocaktan alın ve soğumaya bırakın. Ayrı bir kapta labne peyniri ve yumurtayı iyice çırpın. Soğuyan ıspanaklı harcı üzerine ekleyip karıştırın. İnce açmaya özen gösterdiğiniz hamuru standart bir tart kalıbına alın ve hamurun tabanını çatal yardımıyla birkaç yerinden delin. Hazırladığınız ıspanaklı harcı hamurun üzerine eşit şekilde yayın ve üzerine küp doğranmış hellim peynirlerini serpiştirin. Önceden ısıtılmış 180°C fırında, üzeri kızarana kadar kontrollü bir şekilde pişirin. Dilimleyerek servis edin. Afiyet olsun…

  • Yazarın fotoğrafı: Oğuz Ateş
    Oğuz Ateş
  • 11 Ara 2025
  • 4 dakikada okunur
Su; yaşamın kaynağı, medeniyetin yönünü belirleyen en değerli hazinemizdir. Ancak sanıldığı kadar zengin değiliz; her damlası kıymetli, her israfı geleceğimizden eksiltir. Barajlarımız, akarsularımız ve deniz suyu arıtma tesislerimizle suyu yönetmek elimizde fakat asıl güç, bilinçli bireylerde saklıdır. Unutmayalım ki su sadece doğanın değil, insanlığın da aynasıdır. Ona nasıl davranırsak, geleceğimiz de öyle akacaktır.


Su; dünya üzerinde bol miktarda bulunan ve tüm canlıların yaşayabilmesi için vazgeçilmez olan, kokusuz ve tatsız bir kimyasal bileşiktir. Sıklıkla renksiz olarak tanımlanmasına rağmen kızıl dalga boylarında ışığı hafifçe emmesi nedeniyle mavi bir renge sahiptir. Dünyanın oluşum sürecinde bir oksijen ve iki hidrojen atomlarının birleşmesiyle meydana gelen suyun döngüsü aslında okyanuslardan başlar. Bu döngüde önce buharlaşan su, daha sonra yoğunlaşır ve gökyüzünden yağmur olarak yeryüzüne geri döner.


Hayatımızı idame ettirebilmemiz için en önemli besin kaynağımız olan su, dolaşım ve sindirim sistemlerinin çalışmasında temel unsur olduğu gibi vücudumuzdan artık ve zehirli maddelerin atılmasında da mühim bir vazifeyi yerine getirir. İnsan organizmasının önemli bir kısmı sudan meydana gelir. Su, vücudun sağlıklı çalışması için vazgeçilmezdir. Hücredeki biyokimyasal tepkimelerden vücut ısısının düzenlenmesine, eklemlerin kayganlığından besinlerin sindirimi ve taşınmasına kadar pek çok hayati görevi vardır. Ayrıca kalsiyum, magnezyum ve flor gibi minerallerin alınmasını sağlar, zararlı maddelerin atılmasına yardımcı olur ve tüm organ sistemlerinin düzenli çalışmasını destekler. Vücudun su dengesini korumak için su ve diğer içecekler büyük önem taşır. Gün içinde yaklaşık 2,5 litre su kaybederiz; bu kaybın yiyecek ve içeceklerle karşılanması hidrasyonun sürdürülmesi için gereklidir. Kaybolan suyun yerine konmaması dehidratasyon denilen sıvı kaybına yol açar. Özellikle bebekler, dehidratasyon açısından en hassas gruptur.



Su; insanlık tarihi boyunca sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda uygarlığın yönünü belirleyen bir güç olmuştur. Ülkemiz ise bu gücü en yakından hisseden ülkelerden biridir. Dağlarından doğan, ovalarını besleyen ve üç tarafı denizlerle çevrili olan bu güzel ülke, suyun coğrafyasını yaşayan bir memlekettir.


Ülkemizin akarsuları coğrafyanın ritmini belirler. Kızılırmak 1.355 kilometrelik uzunluğuyla ülkemizin en büyük nehri olarak Anadolu’nun ortasından geçer ve topraklara bereket taşır. Fırat ve Dicle ise yalnız ülkemiz için değil, bütün Orta Doğu için stratejik öneme sahiptir. Bu iki nehir hem tarımı hem de bölgesel siyaseti şekillendirir. Sakarya, Gediz, Büyük Menderes ve Çoruh gibi diğer önemli akarsular da ülkenin çeşitli bölgelerinde hayatın kaynağıdır.


Ülkemizin akarsuları genellikle kısa ve eğimli olduğu için bu suların tutulması zordur ve hızla denize ulaşırlar. İşte bu noktada, suyu verimli kullanmanın anahtarı olan barajlar devreye girer. Türkiye, su kaynaklarını en iyi şekilde değerlendirmek amacıyla uzun yıllardır baraj yatırımlarına büyük önem vermektedir. Günümüzde ülkemizde 900’ün üzerinde baraj bulunmaktadır. Bu barajlar yalnızca su depolamakla kalmaz; sel riskini azaltır, sulama kanallarıyla tarımsal üretimi destekler, şehirlerin içme suyu ihtiyacını karşılar ve enerji üretimine katkı sağlar.


Bu alandaki en önemli örneklerden biri, Fırat Nehri üzerinde yer alan Atatürk Barajı’dır. Türkiye’nin en büyük barajlarından biri olan bu dev yapı, sadece Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin kalkınmasına değil, ülke genelindeki enerji üretimine de büyük katkı sunmaktadır. Ayrıca Keban, Karakaya, Deriner, Oymapınar gibi diğer barajlar da Türkiye’nin enerji bağımsızlığı ve tarımsal üretimi için kritik rol oynamaktadır.



Bilinenin aksine ülkemiz sanıldığı kadar su zengini bir ülke değildir. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık 1.400 metreküp civarındadır. Su zengini sayılabilmek için kişi başı minimum 8.000 metreküp olması gerekmektedir. Bu nedenle ülkemiz su stresi yaşayan ülkeler kategorisinde yer almaktadır.


Ülkemiz ne yazık ki kuraklık, endüstri, sanayi, kentleşme, yoğun nüfus ve iklim değişikliği gibi nedenlerden ötürü doğal tatlı su kaynaklarımız açısından sorun yaşamaya başlamıştır. Özellikle İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da su kıtlığı zaman zaman ciddi biçimde hissedilmektedir. Karadeniz’in bol yağışıyla İç Anadolu’nun kuraklığı arasındaki fark suyun coğrafi olarak ne kadar dengesiz dağıldığını açıkça göstermektedir. Bu nedenle alternatif olarak deniz suyu arıtma tesisleri kurulmakta veya planlanmaktadır.


Bir litre deniz suyunda yaklaşık 35 gram tuz bulunur. Bu yüksek tuz oranı nedeniyle deniz suyu doğrudan kullanıma uygun değildir. Ancak çeşitli arıtma sistemleri ve işlemler sayesinde deniz suyu, içme ve kullanma suyu hâline getirilebilir.


Dünya genelinde deniz suyunun arıtılmasında üç temel sistem kullanılmaktadır: Ters osmoz (Reverse Osmosis), Buharlaşma yöntemleri (MSF, MED) ve VSEP (Vibratory Shear Enhanced Processing). Bu yöntemler arasında en yaygın olanı ters osmoz sistemidir.


Ters osmoz yöntemi, yaklaşık 60–70 bar basınç altında çalışan özel bir membran sistemiyle tuz ve diğer çözünmüş katı maddelerin sudan ayrılmasını sağlar. Bu süreçte deniz suyu önce ön filtreleme aşamasından geçirilir, ardından kimyasal dezenfeksiyon uygulanır. Daha sonra yüksek basınç altında membran filtrelerine yönlendirilir. Son aşamada ise suyun pH dengesi ayarlanır, saflık derecesi optimize edilir ve UV dezenfeksiyonu yapılarak tamamen arıtılmış su depolanır. Böylece deniz suyu, güvenle kullanıma hazır hâle gelir.


Dünya genelinde deniz suyu arıtma sistemleri giderek daha yaygın hâle gelmektedir. Ülkemizde de özellikle Ege, Akdeniz ve Marmara kıyılarında bu amaçla çeşitli tesisler kurulmuştur. Türkiye’deki ilk örneklerden biri Avşa Deniz Suyu Arıtma Tesisidir.

Bir deniz suyu arıtma tesisinin kurulum maliyeti; tesisin konumu, kapasitesi ve arıtılacak deniz suyunun kalitesine göre değişmekle birlikte, genellikle milyonlarca dolar düzeyindedir. Arıtılmış suyun maliyeti ise ortalama olarak metreküp başına 0,50 ile 1,5 ABD doları arasında değişmektedir.


Su sadece doğanın değil, insanın da aynasıdır. Biz suya nasıl davranırsak, su da bize o şekilde akacaktır. Bugün atılacak her adım çok önemlidir. İsrafı önlemek, suyu yeniden kullanmak, damla sulama sistemlerini yaygınlaştırmak ve şehirlerde yağmur suyu hasadı yapmak geleceğin su güvenliğini belirleyecektir. Devlet politikaları kadar bireysel bilinç de önemlidir. Musluğu kapatmak küçük bir hareket gibi görünür ama aslında büyük bir kültürün göstergesidir. Ülkemiz barajlarıyla, akarsularıyla ve gölleriyle büyük bir tatlı su potansiyeline sahiptir ancak bu potansiyel doğru yönetilmediği sürece gelecek kuşaklara eksilerek aktarılacaktır. Bu yüzden suyu sadece tüketilecek bir kaynak olarak değil, korunacak bir emanet olarak görmemiz gerekmektedir.

BODRUMDergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page