top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 16 Şub
  • 2 dakikada okunur

Kış, bu yıl her yerde olduğu gibi Bodrum’da da kendini sert hissettirdi. Yağmur uzun süre dinmedi, rüzgâr eksik olmadı; kimi zaman sokaklar sessizliğe büründü, kimi zaman deniz hırçın yüzünü gösterdi. Ama Bodrum’un en güzel tarafı da tam burada ortaya çıkıyor. Yağmurun ardından açan güneş, gri bulutların arasından sızan o ilk ışık, her şeye rağmen insanın içini ısıtmayı başarıyor. Islanan toprak kokusu, pırıl pırıl bir gökyüzü ve hafifçe esen rüzgâr… Bodrum, zor zamanlarda bile güzelliğini hatırlatmayı biliyor.


Şubat ayı, Bodrum’da her zaman umut demektir. Çiçeklerin birer birer açması, baharın gelişini müjdelemesi… Dileriz bu yıl da öyle olur. Çünkü iklim değişiklikleri artık sadece konuştuğumuz bir konu değil, doğrudan hissettiğimiz bir gerçek.


Tüm bu güzelliklerin yanında, Bodrum’un son dönemde en çok konuşulan meselesini görmezden gelmek mümkün değil. İnşaat çalışmaları neredeyse her yerde. Yollar âdeta köstebek yuvasına dönmüş durumda. Yapılan yerlerin kısa süre sonra yeniden bozulması, çalışmaların yeterince planlı ve sağlam yapılmadığını düşündürüyor. Su ve internet altyapısı için yürütülen çalışmaların aynı anda ve koordinasyonsuz ilerlemesi, neredeyse tüm yolların kazılı kalmasına neden oluyor. Sonuç mu? Beş dakikalık mesafeler yirmi dakikaya uzuyor, bir yerlere gitmek zaman zaman işkence hâline geliyor.


Bodrum artık yalnızca yaz aylarında değil, kışın bile trafikle anılır hâle geldi. Artan nüfus ve yoğunluk karşısında hizmetin yetişmekte zorlandığını hepimiz hissediyoruz. Günlük yaşamın akışı sekteye uğruyor, sabır daha da kıymetli bir hâle geliyor.


Bunları dile getirirken amacımız sadece eleştirmek değil; hepimizin sevdiği, yaşamak istediği bu yer için çözüm arayışına katkı sunmak. Çünkü Bodrum hepimizin. Bu topraklarda yaşayan, çalışan, üreten herkesin ortak dileği; daha planlı, daha özenli ve Bodrum’un ruhuna yakışır bir yaşam.



Ve işte tam da bu duyguyla, size şubat ayının sıcacık ruhunu taşıyan çok keyifli bir sayı hazırladık. Sevgililer Günü’nden ilham alan yazıların eşlik ettiği bu sayıda; sağlıktan modaya, kitaplardan teknolojiye, seyahatten sağlıklı beslenmeye uzanan dopdolu bir içerik sizi bekliyor.


Ayrıca bu sayımızda, edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Buket Uzuner ile gerçekleştirdiğimiz özel röportaja da yer verdik. Doğa, insan, yaşam ve edebiyat üzerine yaptığımız bu samimi ve düşündürücü sohbetle sayfalar arasında kısa bir mola verecek, nefes alacaksınız. Kışın yorgunluğunu unutturacak, bahara dair umudu tazeleyecek bu sayımızı keyifle okumanız dileğiyle…

  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 14 Şub
  • 2 dakikada okunur
Takvim yapraklarında 14 Şubat yazdığında; çoğumuzun aklına kırmızı güller, kalp şeklinde çikolatalar ve aceleyle seçilmiş hediyeler gelir. Oysa Sevgililer Günü, bugünkü tüketim ritüellerinin çok ötesinde, yüzyılları aşan bir hikâyenin mirasıdır. 14 Şubat sadece aşkı değil; direnişi, inancı ve insanın sevme cesaretini de taşır.


Bir İsyanın Aşka Dönüşen Hikâyesi

14 Şubat’ın kökeni, Roma İmparatorluğu’nun sert ve disiplinli dönemlerine uzanır. Rivayete göre; İmparator II. Claudius, askerlerin evlenmesini yasaklar; çünkü ona göre evli erkekler savaş meydanında yeterince cesur değildir. Bu yasağa karşı çıkan bir din adamı vardır: Valentine. Genç âşıkları gizlice evlendirdiği için yakalanır ve 14 Şubat günü idam edilir. Efsaneye göre, Valentine ölmeden önce gardiyanın kızına bir mektup yazar ve altına şu notu düşer: “Senin Valentine’ından.” Bugün hâlâ kartlarda gördüğümüz bu ifade, belki de tarihin en eski aşk imzasıdır.



Pagan Ritüellerden Ruhsal Bağlılığa

Ancak Sevgililer Günü’nün hikâyesi tek bir figürle sınırlı değildir. Antik Roma’da şubat ayı, doğanın yeniden uyanışını ve arınmayı temsil ederdi. Lupercalia adı verilen pagan festivali; bereketi, bedeni ve yaşamın sürekliliğini kutsardı. Bu ritüellerde aşk, kutsal ve dünyevi olan arasında bir köprüydü. Hristiyanlığın yükselişiyle birlikte bu pagan gelenekler dönüştürülür; aşk, bedensel coşkudan ruhsal bağlılığa doğru yeniden tanımlanır. Valentine figürü, bu dönüşümün sembolü hâline gelirken 14 Şubat da eski inançlarla yeni ahlak anlayışının kesiştiği bir tarih olur.



Aşkın Şiirle Buluştuğu Çağ

Orta Çağ’a gelindiğinde, 14 Şubat aşkın edebi bir dil kazandığı bir döneme girer. İngiliz şair Geoffrey Chaucer, kuşların bu tarihte eşlerini seçtiğinden söz ederken doğa ile insan duyguları arasında şiirsel bir bağ kurar. Aşk artık yalnızca gizli yaşanan bir duygu değil; mektuplarla, şiirlerle ve sembollerle ifade edilen kamusal bir anlatıya dönüşür. Bu dönem, Sevgililer Günü’nün romantik kimliğinin temellerinin atıldığı yıllardır.



Aşkın Ticarileşen Yüzü

Sanayi Devrimi ve modernleşmeyle birlikte 14 Şubat yeni bir evreye girer. El yazısı mektupların yerini basılı kartlar, kişisel ifadelerin yerini evrensel semboller almaya başlar. 20. yüzyılda ise Sevgililer Günü, küresel bir kültürel olaya dönüşür. Aşk, artık yalnızca hissedilen değil; satın alınan, paketlenen ve sunulan bir deneyim hâline gelir. Bu dönüşüm, günün anlamını tartışmalı kılarken aynı zamanda onun ne kadar güçlü bir sembol olduğunu da gösterir.



Herkes İçin Farklı Bir Anlam

Bugün 14 Şubat, herkes için aynı duyguyu çağırmaz. Kimi için bir kutlama, kimi için bir beklenti, kimi içinse sessiz bir hüzündür. Aşk; romantik ilişkilerle sınırlı olmayan, dostlukta, bağlılıkta, hatırlamada ve hatta kayıpta kendini gösteren çok katmanlı bir duygudur. Sevgililer Günü’nün gerçek gücü, belki de bu çeşitliliği görünür kılmasında yatar.


Zamana Direnen Bir Duygu

Tarihin içinden süzülüp gelen bugün, bize şunu hatırlatır: Aşk, zamana direnebilen nadir duygulardandır. Kimi zaman bir yasaya karşı çıkacak kadar cesur, kimi zaman bir mektuba sığacak kadar sade, kimi zaman da bir ömre yayılacak kadar derindir. 14 Şubat, tüm dönüşümlerine rağmen hâlâ insanın en eski ihtiyacına işaret eder: Sevilmek ve sevebilmek.

Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page