top of page
  • Yazarın fotoğrafı: BODRUMDergi
    BODRUMDergi
  • 4 Mar 2022
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 Mar 2022

Akrep Nalan ismiyle tanınan sanatçı Füsun Nalan Açın, Bodrum'daki evinde 67 yaşında hayatını kaybetti. Kendine has ses rengi, dik duruşu, sevgi dolu kocaman yüreği ile bu dünyadan bir Akrep Nalan geçti ama dillerden düşmeyen şarkılarıyla hep yaşayacak.

Seni hiç unutmayacağız... Geride bıraktıkların için minnettarız...


Son Yolculuğuna "Halikarnas" Şarkısıyla Uğurlandı


İsmi Bodrum ile özdeşleşen sanatçılardan biri olan Akrep Nalan son yolculuğuna 5 Mart 2022 Cumartesi günü uğurlandı. Sanatçı için Bodrum Merkez Adliye Camii'nde kılınan ikindi namazını takiben cenaze töreni düzenlendi. Törene, Bodrum Kaymakamı Bilgehan Bayar, Bodrum Belediye Başkan Yardımcısı Ummuhan Yurt, Eski Devlet Bakanı İmren Aykut, sanatçı dostları, yakınları ve sevenleri katıldı. Bodrum İlçe Müftüsü İbrahim Kapancı'nın kıldırdığı cenaze namazının ardından Füsun Nalan Açın'ın naaşı Torba Mezarlığı'nda toprağa verildi. Akrep Nalan için gün boyu ilçe genelinde belediye hoparlörlerinden "Halikarnas" şarkısı çalındı.


Veda Gibi Paylaşım "Geliyor Gelmekte Olan..."


Akrep Nalan 12 Aralık 2021'de Facebook'taki hesabından yaptığı paylaşımda adeta veda etmişti. İşte Akrep Nalan'ın okuyanların yüreğini burkan o paylaşımı: "Yine delik deşik kollar. Yine bulunamayan damar yolları. Yine yarım yamalak alınan nefesler. Ciğerler su toplamış buzlanma da varmış. Gözlerde sarı nokta. Kulaklarda işitme kaybı. Bağırsaklar kilitlenmiş sıkıntı var. Dayanılmaz kas ağrıları. Ayak bileklerim ayak parmaklarıma kan göndermiyor. Neticede sevgili dostlarım; geliyor gelmekte olan..."



Mirasını Vakfa Bağışlamış

Ünlü sanatçının mirasını Aziz Nesin Vakfı'na bağışladığı ortaya çıktı. Akrep Nalan'ın ölüm haberinin ardından Aziz Nesin Vakfı resmi Instagram hesabından yayınladığı başsağlığı mesajında şöyle yazdı: "Sizin için Akrep Nalan, bizim için çocuklarımızın Nalan ablası, güler yüzlü, güzel dostumuz Nalan Açın'ın vefatının üzüntüsü içindeyiz. Bizim için düşüncelerini bilmezken o meğer bizi ve yaptıklarımızı izler, takdir edermiş. Bir gün arayıp mal varlığını vakfımıza bırakmak istediğini söylediğinde çok şaşırmıştık. Ama tanıyınca hiç de şaşmamak gerektiğini kısa sürede anladık. İsmine tezat, bu kadar mütevazi, bu kadar mı cana yakın olur insan? Vefatına kadar onunla tanışan herkesin aynı cümlelerle onu övdüğüne tanık olduk. Ne büyük bir iz bırakmış insanların gönlünde. Ne büyük bir iz bıraktı gönlümüzde...

Sevgiyle, dostlukla, özlemle anıyoruz... Nesin Vakfı ailesi"



Kendi anlatımıyla Akrep Nalan:


"26 Nisan 1954 Ankara Yenimahalle doğumluyum... Nüfus Cüzdanındaki adım Füsun Nalan Açın. Annemin adı Hasibe, Babamın adı Vasfi.. Annemin ve Babamın birlikte yaptıkları tek çocuğum. Eğitimimi Ankara Bahçelievler Alparslan ilkokulunda, Ortaokulu Adana Kız Lisesi ve Uşak Ticaret Lisesinde tamamladım.





1972-1980 Yılları arasında Şaban Karamancı Demir Çekme Fabrikasında, Ahmet Karamancı Oksijen Fabrikasında ve İnterfarma A.Ş. muhasebecilik yaptım. Muhasebecilik yaptığım yıllarda Ankara Sanat Evi'nde tiyatro çalışmalarım oldu. Hamdi Ortadirek isimli müzikli orta oyununda Erol Demiröz, Savaş Yurttaş, Selçuk Uluergüven ve Şener Kökkaya ile aynı sahneyi paylaştım..

Sahne tozunu yutunca; muhasebecilik tüm cazibesini yitirdi ve tiyatro ile birlikte barmaidlik yapmaya başladım. Ankara'da barın arkasında çalışan ilk hatun kişi olarak... Şarkı söylemem ve konuşmaya başlamam sanıyorum aynı zamana denk geldi... Annemin de sesi çok güzeldi ve çok güzel şarkı söylerdi...



Babam da iyi bir dinleyici ve elektronik alet meraklısıydı. Evimizde her zaman en iyi müzik sistemleri vardı. Böyle olunca şarkı söylemek nefes almak, yürümek gibi hayatın içinden bir şey oldu benim için... Barmaidlik yaptığım dönemlerde de barın arkasında zaman zaman şarkı söylerdim, böyle böyle küçük bir dinleyici kitlem oluştu... Daha sonra sevgili Hakkı Çağdaş'ın desteği ile Goldfinger gece kulübünde profesyonel olarak sahneye çıktım.



Yıl 1980'di... Daha sonra Bodrum'da Efe Bar'da bir tek gitar eşliğinde şarkılarımı söylemeye devam ettim. Dinleyici kitlem Bodrum'da daha da genişledi... Pirinç Otel, Ünlü Otel, Paradice ve arkasında İstanbul geldi... Klüp 12, Paella, Memos ve Küfe çalışmalarının ardından.. İstanbul ve Türkiye'nin her köşesinde şarkılarımı söyledim... 1991 yılında Dağ Çiçeği isimli ilk albümümü çıkardım. Vedat Sakman ve Halis Bütünleyin özverili çalışmaları ve sevgi dolu bir ekip olmamız nedeniyle yüz akı diyebileceğim çok güzel eserler içeren bir albümüm oldu. Daha sonra 1996 yılında Zil Zurna Sevdalar isimli ikinci albümüm çıktı... Sevgili Selim Atakan'ın emekleri ile gelecek kuşaklara bir eser daha bırakmış oldum...


Bugüne kadar (Kasım 2005) iki sinema filminde ve iki de televizyon dizisinde aktrislik denemem oldu... Sadece deneme olarak kaldı...











Neden Akrep?

1978 yılında filan hayatımda ilk defa at yarışı oynadım. Atın birinin adı Akrep idi. 6'lı tutturdum. O sıralarda gazetelerde manşet Akrep Nalan lakaplı bir hanım vardı. Arkadaş çevrem sanıyorum ondan esinlenerek Akrep diye hitap etmeye başladılar. Sonra da yapıştı kaldı.. İşte böyle...

Şimdilik bu kadar biyografi yeter:-)) Allah ömür verirse önümüzdeki zamanları, zamanı geldiğinde yazarım... Sevgi ve sağlıkla..."



Şarkıları

  • Fani Dünya

  • Güneşlerime Kar Yağdı

  • Zil Zurna Sevdalar

  • İstemem

  • Telgraf Direkleri

  • Cherie

  • Çocukluğum Uslansın

  • Al Sende Kalsın

  • Çingene Pembesi

  • Hey Yavrum Hey

  • Bu Gün Ayın Işığı

  • Sarhoş

  • Karlar Düşer

  • Çağır Beni

  • Böyledir Bizim Sevdamız

  • Yarın Olsun

  • Halikarnas

  • Dağ Çiçeği

  • Kolay mı?

  • Aşiyan

  • Bulut mu Olsam?

  • O Arzular Var ya

  • Yazarın fotoğrafı: BODRUMDergi
    BODRUMDergi
  • 22 Şub 2022
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 17 Şub 2024

O, yaşamı, sanatı, fıkraları, anekdotları, hicivleri, şiirleri, besteleri, Atatürk sevdası, birbirinden değişik hikâyeleri, ele avuca sığmaz kişiliği, cesur kalemi ve insanlık adına yaptığı nokta atışı tespitleriyle nam salmış bir Neyzen Tevfik...


1880’de Ege’nin engin yeşilliğini kucaklayan Bodrum’da hayata gözlerini açan şair, doğumunu da kendisine has üslubuyla şöyle anlatırdı; “Ben bu iki aziz mahlûkun sulbünden 1296 senesinde Bodrum’da dünyaya geldiğim zaman biri çekip de kulağıma yeryüzünün beni bekleyen maddî, manevî akıbetlerini fısıldayabilseydi, geldiğim yoldan geri dönmeye muhakkak yeltenirdim. Fakat aynı zamanda da iki tesir altında bundan vazgeçerdim. Birisi anam ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız ve masum insanlık ifadesi, ikincisi de Ege Denizi’nin bütün hayatımda hayali ruhumu kucaklayan yeşil enginliği…”



Asıl adı Mehmet Tevfik Kolaylı olan şair, ney üflemedeki mahareti nedeniyle Neyzen olarak bilinirdi. Darulmuallimin okulunun ilk mezunlarından babası Hasan Fehmi Efendi, sanatsever bir Rüştiye öğretmeniydi. Neyzen, İlk ve ortaöğrenimini Bodrum’da yaptı. Öğretmen olan babasının yeni bir göreve atanması üzerine ailesiyle Urla’ya taşındı. İyi bir medrese eğitimi aldı, Mısır sürgünü sırasında Ezher Üniversitesi’nde eğitimine devam etti ve ilmi konulardaki yeteneğinin kaynağı olarak her zaman babasını gösterdi.


Özgürlüğüne düşkün olan şair, babasının otoriter tutumu nedeniyle epeyce zorlanıyordu. Sara hastalığının ortaya çıkmasıyla Fehmi Efendi’nin bu tutumu da yumuşadı ve oğluna daha serbest bir yaşam lütfetti. Bu özgürlükle yaşamı başka türlü şekillenmeye başlayan Neyzen Tevfik’in henüz çocuk yaşlarda duyduğu ney sesi yaşamında bambaşka bir kapı araladı. Hasan Fehmi Efendi, gönülsüz bir şekilde de olsa oğlunun ney dersi almasını kabul etti. Fakat oğlunun İzmir’de savrulduğunu düşünüyordu ve iyi bir eğitim alması için onu İstanbul’a göndermenin en doğrusu olduğuna karar verdi.


İstanbul’da İstiklal Şairimiz Mehmet Akif Ersoy ile tanışan Neyzen Tevfik, ondan Farsça öğrenerek İzmir Mevlevihanesi’ne girdi. Bir süre sonra İstanbul’a yerleşen Tevfik, Galata’nın yanı sıra Kasımpaşa Mevlevihane'lerinde de işine devam etti. 1902 yılında Bektaşi dervişi oldu. Bu sıralarda şiire ilgi duyan Tevfik, Mehmet Akif ve Şair Eşref’ten çok etkilendi. İçkiye olan düşkünlüğüne rağmen dindarlığı ile bilinen Mehmet Akif ile yakın arkadaşı oldu. İstanbul’da cemiyet hayatının aranan ismi hâline gelen Neyzen Tevfik’in en büyük kusuru, içkiliyken ulu orta Sultan Abdülhanmid’i ve hafiye teşkilatını eleştirmekten çekinmemesiydi.


Okuduğu sert bir hicviye yüzünden hapse atılan Neyzen’in dışarı çıktığında artık peşinde hafiyeler vardı ve eski dostları ondan bir vebalıymışçasına kaçıyordu.

Bunun üzerine İstanbul’dan kaçarak Mısır’a gitti. Burada da sert hicviyelerine devam etti ve Sultan Abdülhamid aleyhine yazdığı bir şiir sebebiyle idama mahkûm edildi ve Türk yetkililer onu Mısır’dan getirmek için bir hayli çaba sarf etse de o bir şekilde Mısır’da kalmayı başardı. Neyzen’in yurda dönüşü ancak İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra mümkün oldu. Döndükten sonra da hicvetmekten geri durmadı. Toplumdaki haksızlıkları gözüne kestiren Tevfik, siyasetin yanı sıra; dini baskı, çıkarcılık gibi konuları da işledi.


1946’da basın yararına düzenlenen bir konserde yaptığı taksimlerle izleyicileri büyüledi. Konser sonrası onu dinlemenin bir şans olduğunu dile getirdiler.

1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik’in eserlerini, onun gözetimi altında, Azâb-ı Mukaddes adı ile kitaplaştırdı. 1951 yılında Onu Affettim adlı bir filmde önemli bir rolde oynadı. Ağlayan Şarkı adlı bir başka filmde ise, Suzan Yakar’a eşlik etti.1952 yılında, arkadaşlarının ısrarı ile Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübilesi yapıldı. 1930’larda İstanbul Belediye’sinin bağladığı yardım aylığını saymazsak Neyzen’in düzenli bir geliri hiç olmadı. Neyzen Tevfik, kendini hiçliğe adamıştı. Para-pul, mal-mülk, şan-şöhret onun için asla önemli olmadı. Haksızlığa, adaletsizliğe, dini araç olarak kullananlara hep başkaldırdı.



28 Ocak 1953 tarihinde hayata gözlerini yuman şairin, cenaze namazı Beşiktaş’ta Sinan Paşa Camii’nde kılındı. Caminin avlusundan taşan kalabalık; ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısında ki Barbaros Bulvarını doldurdu ve bin bir çeşit insan bir arada uğurladı Neyzen’i.


  • Yazarın fotoğrafı: Ali Tanrısever
    Ali Tanrısever
  • 22 Şub 2022
  • 4 dakikada okunur

annem, doğrudan sokağa çıkılan kapısı ve tüm pencereleri ardına kadar açık evin sofasında dikiş dikiyordu. radyoda yurttan sesler kadınlar korosu türküler söylüyordu. her zaman uçuşarak sofanın ortasına kadar uzanan tül perdeler hiç kımıldamıyordu.


adam bir eliyle demiryolu köprüsünün korkuluğuna tutunmuş, aşağı bakıyor. benim çocukluk köprümün üzerinde diğer elindeki sigarasını ağır ağır ağzına götürüyor, derin bir nefes alıyor, verirken esen rüzgâr dumanı gerisin geriye, yüzüne doğru savuruyor. sigara dumanından yanan tek gözünü kapatan adam, açık kalan gözüyle bana bakıyor. gökyüzünde kocaman bir güneş var. sapsarı, kocaman, sıcak bir güneş. ortalığı sıcak bir sarıya bulamış, kocaman bir güneş.


köprünün altında, artık kullanılmayan ve kullanılmadığı için paslanmış demiryolunun rayları birbirine paralel uzayıp gidiyor. arada eksik traversler var. çürümüş, düşmüş, karanlık diş kovukları gibi zamanın acımasız iklimlerinde dağılmış, un ufak olup, doğaya geri dönmüş traversler. adam dumandan yaşaran gözünü açıp kapatırken, kıpırdatmadığı gözüyle bana bakıyor ve soruyor “aşağı inip alacak mısın o kutuyu?”


çocukluğum demiryolunun hemen kenarındaki iki katlı bir evde geçti. üst katta ev sahibimiz hacı amca otururdu. alt katta biz. demiryolu, evin zemininden, yani sokağımızdan yirmi metre aşağıda ufak bir vadide akıp gidiyordu. demiryolunun üzerinden geçen köprü bizim sokağımızı karşı sokağa bağlıyordu. bir yaya köprüsüydü benim çocukluk köprüm. ancak sağına ve soluna süt güğümleri bağlı yorgun, kalça kemikleri fırlamış, yaşlı beygirin geçebildiği bir yaya köprüsü.


annem, doğrudan sokağa çıkılan kapısı ve tüm pencereleri ardına kadar açık evin sofasında dikiş dikiyordu. radyoda yurttan sesler kadınlar korosu türküler söylüyordu. her zaman uçuşarak sofanın ortasına kadar uzanan tül perdeler hiç kımıldamıyordu.


biz, mahallenin çocukları köprünün kenarından raylara doğru inen dik yamaçta, çalılar arasında takılıp kalmış sigara paketlerini topluyorduk. ne kadar çok karton sigara kutusu ve kağıt sigara paketi vardı. her yerden uçarak, savrularak, rüzgârlara kapılarak gelen paketler, kutular demiryoluna inen bu dik yamaçlardaki çalıların dallarına asılarak son nefeslerini verirlerdi. içindeki sigaralar vasıtasıyla nefeslerini dumanlarıyla boğdukları insanların bedduaları da bu olsa gerekti.


envai çeşit sigara kutusu. bu kutuları dikkatle keser, en üstteki kapağı iskambil kağıtları gibi deste deste biriktirirdik. en az bulunan sigara kutuları en değerli olanlardı.


ben çok zayıf, çelimsiz, korkak bir çocuktum. bir de gözlüklü.. tel çerçeveli. çok aşağılara inemezdim o yamaçtan. ama hep en değerli sigara kutuları neredeyse raylara iki üç metre kala çalılara takılmış olurdu. tren penceresinden fırlatılan kutulardı onlar. oraya inen cesur ve gözü kara olan arkadaşlarım hep çok az bulunan ve bu yüzden en değerli kutu kapaklarına sahip olurdu. sipahi sigara kapağı bu nedenle en nadide parçaydı. elinde yüzlerce kutu kapağı olanda bile sadece bir tane sipahi kutusu olabilirdi. ya da hiç olmayabilirdi. sanırım en pahalı sigara oydu. o zamanlar benim gözümde zengin adam demek sipahi sigarası içen adam demekti. hiç görmemiştim ben sipahi sigarası içen adam. çok zengin bir adam da görmemiştim hiç. trende yolculuk eden zengin adamlardı onlar. yataklı vagonda seyahat ederlerdi. bembeyaz yastıklar, bembeyaz çarşaflar serilen, iki kişilik kompartımanlı yataklı vagonlarda. siyah takım elbiseli, beyaz gömlekli, siyah kravatlı garsonların hizmet ettiği yemek vagonunda ızgara etlerini yer, rakılarını içerken sipahi sigarası tüttürürdü sipahi sigarası içen zengin adamlar. sonra boş kutularını pencereden dışarı savururlardı.





onlar bembeyaz keten örtülü masalarda yemek yerken annem evin sofasında dikiş dikiyordu. radyoda yurttan sesler kadınlar korosu türküler söylüyordu. tül perdeler hiç kımıldamıyordu.


dumandan yaşaran gözünü kapatmış, kapatmadığı gözüyle bana bakıp “aşağı inip alacak mısın o kutuyu.?” diye soran adama baktım. dik dik baktım. ben yaşlarda, uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. muntazam bir burnu, geniş bir alnı, kırlaşmış saçları, kirli bir sakalı vardı. kendinden emin, hatta biraz kendini beğenmiş bir havası olan adam, boş bir adama benzemiyordu.


“ben nasıl ineyim oraya bu yaşta” dedim. duymadı adam dediğimi.

sesim çıktığınca bağırarak tekrar söyledim.


“ben nasıl ineyim oraya bu yaşta?”


köprüde yalnız değildik. çevremizden insanlar geçiyor, dönüp bana bakıyorlardı. “niye bağırıyor ki bu adam şimdi” diye.


adam bu sefer duymuştu dediğimi. “sen çocukken de inemezdin aşağı!”


karşıdan simsiyah dumanlarını göğe savurarak bir kara tren geldi. tam köprünün altından geçerken dumanların içinde kaldık biz.


gökyüzündeki kocaman güneşi, sapsarı, kocaman, sıcak güneşi yuttu simsiyah duman. kapkara bir bulutun içindeyiz. kara tren geçip gittikten sonra uzun süre o kapkara bulutun içinde kaldık. adamı göremiyorum. o tren hiç kullanılmayan bu demiryolundan nasıl geçip gitti. hayalet tren gibi. bunu düşünüyorum. kara tren mi kaldı bu zamanda?


“aşağı inip alacak mısın o kutuyu, gözlük!” diyor gülerek.

“benim kutularım var!” diyorum. “bir sürü! hiç kimsede olmayan kutular bile var!” ben de gülüyorum ona inat. zorla gülüyorum.

“ benim kutularım var. bir sürü!”

adam aşağıdaki kutuyu gösteriyor. “sipahi var mı, sipahi?”

“yok!” diye bağırıyorum avazım çıktığı kadar.

“sipahi yok. sadece sipahi yok. diğer bütün sigara kutularının kapağı var!” diye bağırıyorum. adam susuyor.


dumanın dağılmasını bekliyorum. duman dağılıyor ama karanlık dağılmıyor. “akşam olmuş” diyorum. “annem merak eder.”


köprünün üzerinden düşünceli düşünceli işinden dönen adamlar bana bakıyorlar. annem evin sofasında dikiş dikiyor. yurttan sesler kadınlar korosu türkülerini bitirmiş. ajans vakti şimdi. adnan menderes’in yassıada duruşmalarından haberler veriyor spiker. tül perdesi hafiften kımıldıyor.


açık sokak kapısının eşiğinde duruyorum. annem iğnesini kumaşa saplayıp bana bakıyor. iğneyi benim başıma saplamış gibi karıncalanıyor başım. binlerce iğne batırmış gibi.


anneme “ben oraya nasıl inerim bu yaşta?” diyorum.

“anlattım adama. bir sürü kutum var ama sipahi yok” dedim.





“tek koluyla demiryolu köprüsünün korkuluklarına yaslanmış adama ben oraya nasıl inerim bu yaşta diye bağırdım. korkuluklara dayanmış öylece bakıp güldü bana.”


annem ayağa kalkıyor ellerimi tutuyor... iki elimi birden tutuyor annem, iki eliyle. sonra ayağına terliklerini geçiriyor, benim tek elimden tutarak sokağa çıkıyor, beni köprüye götürüyor. anneme bakıyorum yolda. gencecik. otuz yaşında ya var ya yok. simsiyah saçları. ben altmış yaşındayım. kırlaşmış saçlarım. köprünün üzerine geliyoruz..

kimseler yok köprünün üzerinde.

bir çocuk var sadece. zayıf, çelimsiz, ürkek bir çocuk.

bir de gözlüğü var. tel çerçeveli.

annem “yok burada adam falan” diyor.


çocuk bana bakıyor. amca “aşağı inip alır mısın o kutuyu? ben inemem oraya...” diyor zayıf, çelimsiz, ürkek, tel çerçeveli gözlüğü olan çocuk.

“ben nasıl ineyim oraya bu yaşta diyorum” çocuğa.

çocuk bana bakıyor, ağlamaklı.

“ama bir tek o sipahi kutusu yoktu bende...”


annem elimden çekiyor beni “görüyorsun burada ikimizden başka kimse yok.!”

dönüp eve geliyoruz. annem sofrayı hazırlıyor. babam yatak odasında namaz kılıyor. radyoda yassıada duruşmaları bitmiş. radyo tiyatrosu başlayacak birazdan. tül perde uçuşarak sofanın ortasında dalgalanıyor.


ali tanrısever | kadıköy


Bodrum Dergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page