top of page
Yazarın fotoğrafı: Ali Tanrısever
Ali Tanrısever
21 May 2022
5 dakikada okunur

“her düşsel öykünün gerçek olduğunu belirtmek moda oldu günümüzde ama benimki gerçek” diyor borges, kum kitabı öyküsünde. benimki de öyle...


heidelberg, ‘alt stadt’ bölgesi-almanya


arabanın silecekleri, yağmur sularını sağa sola savurmakta aciz kalıyor. direksiyon başında yaşlı şoför ve ben gecenin ıssızlığında karanlık bir ormanın içinde yol alıyoruz. istasyondan bindiğim eski ve her yanından başka bir ses gelen araba, bahçe içindeki beyaz evin önünde duruyor. şoför omzunun üzerinden “burası” diyor. önceden anlaştığımız paranın biraz üzerindeki tutarı uzatıp dışarı fırlıyorum. çantamı kafama siper ederek mermer merdivenleri hızla çıkıyor, kendimi sundurmanın altına atıyorum. üstümü başımı düzeltip zili çalmaya yeltendiğimde, kapı kendiliğinden açılıveriyor.


45-50 yaşlarında, hizmetçi kıyafetli kadın bana bakıyor ve geriye çekilerek içeri buyur ediyor. dışarıdan küçük bir saray yavrusu gibi görünen evin hayal ettiğim kadar büyük olmadığını fark ediyorum. antrenin her iki yanında kapıları açık duran birer oda, üst tarafta ise iki basamakla çıkılan bir hol var. iki adım atıp içeri girdiğimde kapı arkamdan kapanıyor. hizmetçi bana holdeki kanepeyi göstererek oturmamı söylüyor, oturuyorum. üzerinden sular süzülen çantamı ayak ucuma bırakıp ahşap merdivenlerden yukarı çıkan hizmetçiyi izliyorum. üç dört dakika sonra siyah takım elbisesi, beyaz gömleği, siyah kravatıyla 25 yaşlarında bir genç aşağıya iniyor. saçları özenle ortadan ayrılarak taranmış, bıyıklı bir genç. dikkat çekecek derecede beyaz, kumaş eldivenler var ellerinde. eldivenlerini çıkarmadan bavyera aksanlı almancasıyla “merhaba” diyor. “merhaba” diyorum, eldivenli elini sıkarken.


“bayan sava size yatacağınız odayı göstersin, dinlenin, sabah kahvaltıda konuşuruz” diyor. o bunu söylerken bayan sava çağrılmış gibi merdivenlerden iniyor. ayağımın ucunda, yerde duran çantamı alıyor ve tekrar merdivenlere yöneliyor. ben de arkasından çıkıyorum. girdiğim küçük odada tek kişilik bir yatak, üzerinde sürahi ve bardak olan bir komodin, yerde de küçük bir halı var. hepsi bu. henüz sesini duymadığım sava, dışarı çıkıp arkasından kapıyı kapatır kapatmaz kendimi yatağa atıyorum. O sırada gözüm komodinin üzerindeki kataloğa takılıyor. alıp bakıyorum. kapakta; ‘heidelberg üniversitesi dil bilimi ve ses enstitüsü papağan dili yüksek lisans bölümü’ yazıyor. gülümsüyorum. bunun için buradayım. açmadan yerine bırakıyorum. gözlerim kapanıyor...

2 gün önce. cağaloğlu-istanbul

nefes nefese girdiğim gazete binasının üçüncü katındaki spor servisine asansörü beklemeden merdivenden çıkıyorum. geç kaldım… servise girerken Belgin hanım gülümseyerek, “seni dış haberlerden bekliyorlar” diyor. içimden “oğlum yurt dışına maça gidiyorsun” diyerek sırıtıyorum. aynı hızla, dış haberler müdürünün yanına çıkıyorum. müdür, “senin almancan iyiydi değil mi” diye soruyor. “evet” diyorum heyecanla. “ailem hâlâ almanya’da, ben de çifte pasaportluyum.” kafasını sallayıp “almanya’da sana ihtiyacım var. bu işi verebileceğim başka kimse yok. herkesin işi başından aşkın” diyor. küçümsüyor mu bizi bu herif? ne de olsa spor servisi çalışanları diğerlerine göre bir avuç yaygaracı. üstelik ben, bu yaygaracılar arasında bile çaylağın tekiyim. “heidelberg’e gidiyorsun” diyor. sonra ezberden okuyamayacağını düşünerek önündeki kağıt yığınından bir sayfa çekiyor. heidelberg üniversitesi dil bilimi ve ses enstitüsü papağan dili yüksek lisans bölümü. “buraya gideceksin... detayları sana editör anlatacak, yanına uğra.”

kapı çalıyor. uyanıyorum. Ortalık henüz aydınlanmamış. nerede olduğumun ayırdına varıyorum. bayan sava’nın sesi geliyor. “guten morgen herr ali!” saatime bakıyorum, 06.30. içimden sırp asıllı olduğunu tahmin ettiğim alman sava’ya küfür savuruyorum, uyku sersemliğiyle. “kalktım bayan sava” diye sesleniyorum. ayak sesleri uzaklaşıyor. yattığım gibi kalkıyorum yataktan. giyiniğim... çantamı alıp odadan çıkıyor, sofaya iniyorum. enstitü müdürü delikanlı özenle taranmış saçları, sinekkaydı tıraşı, ellerinde kar gibi beyaz eldivenleri ve üzerindeki siyah takım elbisesinin içindeki kolalı beyaz gömleği ile bir dük edasıyla bekliyor. günaydınlaşıyoruz, “kahvaltıdan önce size çalışmalarımızı yerinde göstermek isterim” diyor. sofanın dip tarafındaki kapının kilidini üç kez çevirerek açıyor ve arkamızdan üç kez kilitliyor. anahtarı cebine sokuyor.aşağıya, mahzene doğru iniyoruz. yerin üç kat altına kadar inen bir merdiven bu. indiğimiz zemin siyah beyaz karo taşları ile bir satranç tahtasını andırıyor. zeminin tam ortasında en az üç metre yüksekliğinde, belki beş metre çapında çok büyük bir kafes var. içinde iki kaplan pekâlâ birbirine değmeden dolanabilir. burası orta çağ şatolarının mahzenlerinde bulunan küçük bir şapeli andırıyor. çok yüksek bir kubbesi var. kubbenin tam ortasından büyük bir türk bayrağı kafesin üzerine kadar iniyor. duvarlar, osmanlı dönemine ait çizimler, hilalli bayraklar, yeniçerilerin yer aldığı savaş sahneleriyle kaplı. konuya vakıf olmakla birlikte, mahzende bu görüntülerle karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmemiş. yanımda durarak dikkatle beni izleyen müdür ben sormadan sakince cevaplıyor. “öğrencimizin yaşamını sürdüreceği kilisenin birebir kopyasını yarattık burada.”

dış haberler servisinin editörü beni sırıtarak karşılıyor. “sanki bu işi sana mı kilitlediler” dercesine bir sırıtış bu. hemen konuya giriyor. spor muhabiri ile muhabbet etme meraklısı değil elbette. “müdürüm anlatmıştır işi. sana detayları vereyim.” bahsedilen köy; viyana seferleri döneminde yeniçerilerin uzun süre kaldığı, kimisinin de yerleşip çoluk çocuğa karıştığı bir köy. o nedenle köye, ‘‘küçük türkiye’’ deniyor. köyün maskotu olan bir de kuş var. kuş dediysek öyle sıradan bir kuş olduğunu sanma, oldukça yetenekli bir papağan. kuşa pek çok türkçe kelime öğretilmiş; ‘allah allah, canım, canım benim, gülüm’ gibi. hoşlanmadığı kişileri ise tek bir kelimeyle karşılarmış, ‘manyak’.


papağan bir gün ortadan kaybolmuş. tüm aramalara rağmen bulunamamış. ününü bu papağana borçlu alan köy halkı onun kaybolması üzerine paniğe kapılmış. bizim gazetenin almanya baskısı bunu haber yapınca, diğer alman gazeteleri de olayın üzerine gitmeye başlamış. gazete kayıp papağanın bulunması için bir kampanya başlatmış. türkler ve almanlar olaya büyük ilgi duymaya başlamışlar hatta, nürnberg başkonsolosu ve türk dernekleri köyü ziyaret etmişler.” editör ara verip sigarasından bir nefes, çayından bir yudum alıyor, benim şaşkın bakışlarım altında sırıtarak anlatmaya devam ediyor. “neticede papağan bulunamıyor. bunun üzerine seylan’dan ikinci bir papağan getiriliyor. sıra köyün yeni maskotuna türkçe öğretilmesine geliyor. bizim gazete yeni bir kampanya yaparak papağana türkçe öğretecek bir aile aramaya başlıyor. bu haber gazetelerde yayınlanır yayınlanmaz, hem gazetenin hem de köyün yetkilisi herr fliegauf’un telefonları kilitleniyor. sonunda stuttgart’ta yaşayan bir türk ailesi uygun bulunuyor. ancak bu sefer köy halkı papağanın almanca da öğrenmesini istiyor.

olay, iki dil konuşması istenen bir papağan meselesine dönünce araya heidelberg üniversitesi giriyor ve ‘bu iş aileyle falan çözülemez, bu bir uzmanlık alanıdır ve bilimin işidir’ diyerek papağanın hem almanca hem türkçe eğitiminin bir yıl boyunca Üniversitelerinin dil bilimi ve ses enstitüsü bölümünce verilmesini talep ediyor. bu kabul görünce üniversite senatosu toplanarak papağan dili yüksek lisans bölümünü açıyor. ardından ali’nin bölüme kaydı yapılıyor. anlayacağın, papağan ali, master’ını tamamlamış, bu hafta mezun oluyor.”


editör, kendi kendine yanıp filtresine dayanmış sigarasını küllüğe bastırarak bana bakıyor. bense, dinlediğim her şey çok mantıklı, anlatılan hikâyede hiçbir absürtlük yokmuş da tuhaf olan tek şey oymuş gibi soruyorum.

“papağanın adı ali miymiş?” “evet, kaybolanın ali’ydi, bunun adını da ali koymuşlar. adaşın!”

gözüm mahzenin yüksek kubbesinden sarkan türk bayrağı ile kafese kayıyor. o ana kadar fark etmediğim, kafesin tellerine pençeleri ve gagası ile tutunmuş bana bakan papağanla göz göze geliyorum.

sesini çıkarmadan arkamda duran genç enstitü müdürüne dönüp, “ali bu mu” diye soruyorum cevabını bildiğim hâlde. “evet” diyor müdür “kendisi ile konuşabilirsiniz” deyince, kafese iyice yaklaşıp rengârenk tüyleri ile put gibi kımıldamadan duran papağana “n’aber ali” diyorum. ali doğrudan cevaplıyor “manyak!” ben şaşırıp müdüre bakıyorum. o ise ellerini arkasında kavuşturmuş, dimdik duruyor ve gülümsüyor. “yirmiye yakın türk öğrenci, papağanla konuşabilirsiniz dendiğinde hemen hepsinin ilk sözü “n’aber” oldu. biz de bu soruya karşılık olarak öğrencimize manyak demeyi öğrettik” diyor. hayatımda bu kadar bozulduğumu hatırlamıyorum. bir türk olarak kanıma dokunuyor bu durum. müdür bu kadar yeter dercesine “hadi artık yukarı çıkalım, bild’in muhabiri de gelmiştir. diploma töreni sonrasında onu size emanet edeceğiz” diyor. birlikte merdivenleri tırmanıyoruz, müdür önde, ben arkada. kapının kilidini üç kez çevirip açıyor ve anahtarı kapının dışında bizi bekleyen bayan sava’ya uzatıyor. sofada oturmuş bekleyen bild muhabiri bizi görünce ayağa kalkıyor.


müdür, 20’li yaşlarında, gözlüklü, bir çömez olduğu ilk bakışta anlaşılan muhabirin elini sıkarken “hoş geldiniz bayan gulay” diyor. bild de bir çömez türk göndermiş bu konunun manâ ve ehemmiyetine binâen!


sofadaki yuvarlak masanın etrafına oturup masanın üzerinde hazır duran 20 sayfaya yakın ‘öğrenci teslim belgesi’ni bayan gülay ile birlikte tek tek imzalıyoruz. Bu sırada bayan sava, elinde taşıdığı büyükçe bir kafesle birlikte öğrenci papağan ali’yi de sofaya getiriyor. hepimiz ayağa kalkarak, müdürün bize sunduğu kırmızı bir kurdele ile bağlı rulo hâlindeki ‘heidelberg üniversitesi dil bilimi ve ses enstitüsü papağan dili yüksek lisans bölümü diploması’nı teslim alıyoruz...

kapıdan güneşli bir heidelberg sabahına çıkıp, mermer basamaklardan aşağı inerek demir parmaklı bahçe kapısının önünde bizi bekleyen ve üzerinde ‘universität zu heidelberg’ yazan siyah volkswagen minibüse biniyoruz. ben, gülay ve ali... araba bizi ali’nin yeni ikâmetgâhı ipthausen köyü kilisesine ulaştırmak üzere hareket ediyor... bu sırada yeni mezun ali, gülay’ın merhabasını karşılıyor, manyak!

“her düşsel öykünün gerçek olduğunu belirtmek moda oldu günümüzde, ama benimki gerçek” diyor borges, kum kitabı öyküsünde. benimki de öyle...


kadıköy-2017


Yazarın fotoğrafı: Melis Tutan
Melis Tutan
14 May 2022
2 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 22 Eyl 2022

Sylvester Stallone’nin Rocky karakterinden edebiyat dünyasındaki soyadını alan bir yazarımız var Türk yazınında. Sırası gelmişken burada itiraf edeyim, ben Balboa’yı kendi soyadı sanıyordum, hakkında biraz araştırana kadar. Çünkü neden olmasın, ne soyadları var neticede... O da Balboa olmuş ve yazın dili Rocky gibi bir kadın. Adı Aylin Balboa. Kitaplarının girişindeki özgeçmişinde; “1980 yılında İzmit’te doğdu. Öğrencilik yıllarını Ankara’da geçirdi. Balık adlı bir köpeği var. Bir ağaçta yaşıyor” cümleleri geçiyor. O yüzden ben de sadece bu cümlelere yer veriyorum. Kendisini tanımak isterseniz, sosyal medyasından ağaç evi Balboa Palas’a hayran olabilir, Balsu ve Körsu adlı dostları ile tanışabilir, pazar günlerine karşı duyduğu hassasiyete tanık olabilirsiniz.


“...gülünecek hiçbir durumu boş geçmiyorum. Böylece katlanıyorum. Görseniz, her tarafım kat izi…” Belki Bir Gün Uçarız

Aylin Balboa 10 yılı aşkındır blogunda yayımlıyor yazılarını. Uzun zamandır da Kafa Dergisi’nde yazıyor. Osman adlı yazı dizisi ile tanımıştım kendisini. Osman serisinin kitaplaştığı müjdesini verdi. Merakla bekliyoruz.


Yazarın ilk kitabı “Belki Bir Gün Uçarız” 2014 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkmış. Bu kitapta, yıllardır bloğunda yazdıkları birleşip kitap raflarına uçmuş. Aylin Balboa yazınındaki yumruk sahici. Yazar, sert gerçeklere arabeskten uzak sesleniyor, acının evirdiği bir ton belki de onunki… “Yıldızlar, acıdan delirmiş insanların gökyüzüne sıktıkları kurşunların açtığı deliklerdir” diyor. Hangi acıların böyle delirttiği ise öykülerinde saklı. Öyküleri, acıların ötesine, yer yer mizah, yer yer de salt gerçekliğin içindeki ironiyle geçiyor. “…gülünecek hiçbir durumu boş geçmiyorum. Böylece katlanıyorum. Görseniz, her tarafım kat izi…” diyor, Belki Bir Gün Uçarız’da. İkinci kitabı “Ateş Sönene Kadar” ise 2021 yılında yine İletişim Yayınları’ndan çıktı. İki kitabı da ardışık gibi görünen kimi otobiyografik kısa öykülerden oluşan anlatı türünde.


“Belki Bir Gün Uçarız, yeknesaklığa celalleniyor, huzursuz, şedit ve enerjik... Yeni bir yazarın ilk kitabı... Aylin Balboa, deşeliyor, haykırıyor, söyleniyor... Şah damarı atıyor tıp tıp, sokak taşıyor yanında.”

(Arka kapaktan)






Ateş Sönene Kadar, bazen boğazda bir düğüm, bazen de manyakça bir kahkaha. Aylin Balboa’dan, o kendine özgü bıçkın ve muzip anlatımıyla, geçmişle hesaplaşıp geleceğe kafa tutan sarsıcı ve tesirli öyküler. (Arka kapaktan)




Bu yazımda, Ateş Sönene Kadar’dan beni sarsan, güldüren, düşündüren altını çizdiklerim ya da çizemeyip içimde kalanlara yer vereceğim.


Kitaba ismini veren Ateş Sönene Kadar öyküsü, sarsıcı. Bir kasabanın olanca çirkinliğini; çırılçıplak gözler önüne serip yüzüne tükürüyor, üstüne bir de sigara yakıyor. Yüreğinizi deşiyor biraz, bunu bilin. “Kargalar” ve ardından bağlanan “Yalnız” öyküsünde ise aslında giden mi kalan mı karmaşasına, boğazda takılıp yutkunmaya çalıştıkça batanlar karışıyor. Aklın içinde uçan balonlar ve evde dönüp duran kargalar var bu öykülerde.



“Tabii ki eve varana kadar, yaşadıklarını unutturacak bir sürü badire atlatacaktık. Sonra da bu olanların anlamsızlığına tutunup aslında başına gelenlerin ne komik şeyler olduğunu düşünecek, kendi kendini güldürmeye çalışacaktı” diyor öyküsünde ama bu sefer olanlara gülmüyor. Bir ayrılığın ardından kovulmuş, kurtulmuş ya da bıkmış gibi iç içe geçen duygularla bitiyor “Yalnız” adlı öykü.



Ardından gelen “Nafile” ise nafile kelimesini her görüşünüzde aklınıza artık öyküsünü getirecek. SEKA Kağıt Fabrikası’nın yazarın yaşamındaki yeri bu öyküde geçiyor. Yazar, kitabını Seka Kağıt Fabrikası’na ithaf etmiş. Kitabın kapağında, kağıt üretimine ait akım şeması var. “Gelecek Seni Bekliyor” öyküsünde ise bu umutvari cümle, Aylin Balboa’nın dilinden gökyüzüne savrulan bir yumruk olup kitabın kapanışını yapıyor.


Bu yazıyı yazarken Gülten Akın’ın Balina şiiri geçti içimden; “senin mi kan, yaralarımdan mı” dizesi… Reamonn’un Supergirl şarkısı eşliğinde bir pazar günü kendisi ve kitapları hakkında yazmaya teşebbüs ettiğim yazarımıza, Balsu ve Körsu’ya sevgilerle…
Yazarın fotoğrafı: Mustafa Küçük
Mustafa Küçük
13 May 2022
3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 11 Haz 2022

Heykeltraş Seda Yaman, büyük şehrin kaotik ortamından kaçıp Bodrum’a sığınanlardan... Seda Yaman, “Henüz 7 yaşındayken bir duvarın üzerine oturup; kırılmış cam parçalarıyla sokaktan topladığım taşları kazıyarak tozlarını çıkartıp sonra da o tozları ıslatıp heykelcikler yapardım... Benim heykelle, çamurla maceram böyle başladı. Şimdi de hurdalıklara gidip enteresan metal ve ahşap parçalar topluyorum. Mümkün olduğunca çok malzeme araştırması, denemesi yapıyorum. O malzemeler mutlaka bir heykelin parçası ya da bana ilham kaynağı oluyorlar. Stresten uzak yaşamak yaratıcılığımı arttırdı. Ben kendi maceramı kovalıyorum. Benim hayalim, bu yolculuğun kendisi” diyor.


Seda Yaman, 1976 yılında İstanbul’da doğdu. Çamurla tanışması henüz çocuk yaşta başladı. Sokakta oynarken taşlardan çıkardığı tozları ıslatıp minik heykeller yaptı…

Tutkusunun peşinde koştu ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü Heykel Ana Sanat Dalı’nı bitirdi. Sonrasında medya sektörüne yöneldi. İlk durağı o dönemler Türkiye’nin “Amiral Gemisi” olarak bilinen Hürriyet Gazetesi oldu. Bir kaç yıl burada Foto Muhabiri olarak çalıştı. Ardından 18 yıl süreyle dergilerde konser ve sahne fotoğrafçılığı yaptı. Bu süreçte çok sevdiği ve okulunu okuduğu seramik ve heykel çalışmalarını da eş zamanlı olarak sürdürdü. İç ve dış mekânlara seramik tasarımlar hazırladı. Bir yandan da seramik öğretmenliği... Özellikle Darüşşafaka Lisesi’nde vermiş olduğu seramik dersleri kendisine mesleki tecrübenin yanı sıra, yurdun dört bir yanından gelen birbirinden yetenekli öğrenciler ile çalışma keyfini de yaşatmış oldu.



"Ben Şehir İçin Yaratılmış Bir Organizma Değilim"

Başta Bodrum olmak üzere yurt içi ve yurt dışından hem özel hem de kurumsal müşterilerine ait çok farklı mekânların dekorasyonları için tasarımlar yapan Heykeltraş Seda Yaman, “Şehir hayatında 34 yıl. Bu seneler boyunca kalabalık, şehir karmaşası ve sonucunda oluşan sebepsiz koşuşturma, hayatın her alanındaki sürekli bir yerlere yetişme hâli benim bir gün ‘Ben şehir için yaratılmış bir organizma değilim’ diyerek arabaya atlayıp Bodrum’a gelmeme sebep oldu. Bodrum’a ilk adım attığımda 3-4 ay kadar bir yelkenlide yaşadım ve neler yapabileceğimi kurguladım. Sonrasında dağın yamacına, küçük bir taş eve yerleşip aynı

mekanda atölyemi de oluşturarak yaşamaya başladım" dedi.


"Heykelle, Çamurla Maceram Çocukken Başladı"

7 yaşındayken sokakta bazı taşları topladığını, sonra bir duvarın üzerine oturur, kırılmış cam parçalarıyla taşları kazıyarak tozlarını çıkarttığını, sonra da o tozları ıslatıp heykelcikler yaptığını anlatan Seda Yaman şunları söyledi: "Benim heykelle, çamurla maceram böyle başladı. Şimdi de hurdalıklara gidip enteresan metal ve ahşap parçalar topluyorum. Mümkün olduğunca çok malzeme araştırması, denemesi yapıyorum. O malzemeler mutlaka bir heykelin parçası ya da bana ilham kaynağı oluyorlar. Çamurla kullanılabilir obje tasarlarken, kendim bir seramik parçayı nerede kullanmaktan keyif alıyorsam o ürünleri yapmayı tercih ediyorum. Şarap bardaklarım da böyle ortaya çıktı. Ek olarak, heykel formları kullanarak oluşturduğum viski karafları ve puro tablaları da var. Benim en büyük tutkum metalle karışık heykeller. Heykellerimde konusuz işleri seviyorum. benim için görsel sanatlar estetik ve teknik konudan bağımsız bir kavram. Çoğunlukla uykudan önce veya rüyamda gözümün önünde tasarımlar beliriyor. ‘aa tamam bu tam yapmak istediğim şey’ diyorum. Kendi anlarımı tasarlıyorum. Önceyi sonrayı değil anları. Bence bu işin en önemli parçası malzeme tanımak ve çok merak. Ürünlerimi kendi mekânlarında barındıranların beğenerek eşsiz bir parçaya sahip olmalarından çok mutlu oluyorum. Örneğin şarap sofralarına estetiği, tasarımı ve özgünlüğü katmak bana büyük bir keyif veriyor. Malzemeyle uğraşmanın her evresi çok enteresan. Her yaptığım çalışmada olasılıkları görmek için sabırsızlanıyorum. Seth Godin’in bana ilham veren bir sözü var; ‘İyi bir iş yapmak sizi mükemmel yapmaz. Sizi mükemmel yapan şaşırtıcılıktır, göze çarpmaktır, sürprizlerle dolu olmaktır, zarif ve dikkate değer olmaktır’ Kesinlikle benim sanattan anladığım tam da bu. Anlayışım gibi yaşıyorum. Bu da sizi ne kadar farklılaştırıyorsa..."



‘Cebimdeki Yabancı’ Filmi ile Şansı Açıldı

Kadrosundaki ünlü oyuncularla yayınlandığı dönemde başarılı bir çıkış yakalayan, “Cebimdeki Yabancı” filminin neredeyse tamamının geçtiği muhteşem yemek masasındaki seramik bardakları da ilgi odağı olmuştu. Belçim Bilgin, Buğra Gülsoy, Şebnem Bozoklu, Leyla Lydia Tuğutlu, Serkan Altunorak, Şükrü Özyıldız ve Çağlar Çorumlu gibi ünlü isimleri bir araya getiren filmde kullanılan bardaklar tasarımcısı Seda Yaman’a da şans getirdi. Ferzan Özpetek’in yapımcılığını üstlendiği film boyunca oyuncuların elinden düşürmediği bardaklar izleyenler tarafından büyük ilgi görmüştü. Filmde kullanılan Sedaceramic bardakları, Bodrum’da yaşayan seramik sanatçısı Seda Yaman’ın “Aşk ve Şarap” koleksiyonunda yer alan ürünlerinden oluşuyor.




O Masada Olmayı Hayal Ederdim

Filmlerini izlemeye başladığından b


eri hep Ferzan Özpetek’in sofrasında olma hayali kurduğunu belirten Seda Yaman, “Yapımcılığını Ferzan Özptek’in yaptığı ‘Cebimdeki Yabancı’ filminde, benim seramik şarap bardaklarım kullanıldı. Dolayısıyla bir biçimde o sofrada bulunmuş oldum. Bu beni çok mutlu etti” dedi.




BODRUMDergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page