top of page
Yazarın fotoğrafı: BODRUMDergi
BODRUMDergi
25 Ağu 2023
2 dakikada okunur
Potansiyelini her ölçekte kanıtlayan yapay zekâ teknolojileri, siber saldırganlara da yeni kapılar açtı. Siber güvenlik ekosistemi, yapay zekâyla saldırı süreçlerini hızlandıran ve daha karmaşık saldırılar düzenleme yeteneği kazanan siber suçluların üstesinden yine yapay zekânın gelebileceğini düşünüyor.


Hızlı dijitalleşme ve yapay zekâ gibi yükselen teknolojiler siber saldırganların elini güçlendirirken, siber güvenlik konusundaki endişeleri de artırdı. Öte yandan iş dünyası, siber riskleri azaltmak ve tehditlere karşı daha dayanıklı olmak için yapay zekâyı benimsemeye başladı. Acumen Research tarafından yürütülen bir araştırma, 2021’de 14,9 milyar dolar büyüklüğe sahip olan yapay zekâ (AI) tabanlı siber güvenlik ürünleri pazarının 2030’a kadar 133,8 milyar dolara ulaşacağını öngördü.


Küresel standartlarda DNS güvenliği çözümleri sunan DNSSense’in Yapay Zekâ Takım Lideri Ebubekir Buber, şunları söyledi: “Siber güvenlik ve yapay zekâ konularında madalyonun iki yüzü var. Bir yanda yapay zekâ gibi yeni teknolojileri kullanarak daha karmaşık saldırılar düzenleyebilen siber saldırganlar yer alıyor. Diğer yanda ise yapay zekâdan beslenen siber tehditlere karşı yine yapay zekâ tabanlı siber güvenlik çözümleriyle karşı konulabileceğini düşünen şirketler konumlanıyor.



IBM’in Siber Güvenlik İçin Yapay Zekâ ve Otomasyon raporunda, dünya çapındaki şirketlerin yüzde 93’ünün ilerleyen süreçte yapay zekâyı siber güvenlik süreçlerinde kullanmayı düşündüğü görüldü. Siber güvenlikte yapay zekâ kullanımı konusunda en iyi performansı ortaya koyan şirketler, güvenlik odağındaki yatırım getirilerini yüzde 40 artırırken, veri ihlali maliyetlerini de en az yüzde 18 azalttı.


2022’nin son aylarında yayımlanan veriler küresel siber güvenlik ihlalleri ve siber suçların maliyetinin yıllık 1 trilyon dolara ulaştığını gösteriyor. Bu rakam küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde birine karşılık geliyor. İşletmeler hızla dijitalleşiyor, her katmanda kurumsal ağa bağlı daha çok cihaz kullanılıyor. Uzaktan çalışma yaklaşımı yaygınlaştıkça iç tehdit kaynaklı riskler de artıyor. Siber saldırganların yapay zekâ gibi teknolojileri benimsemesi, tehditleri insan gücüyle öngörülemez hâle getirirken, işletmeleri her açıdan kırılganlaştırıyor. Bu ortamda güçlü bir siber güvenlik altyapısı kurmak için uygulama katmanının en altında, başka bir deyişle kurumsal ağların merkezinde yer alan DNS güvenliğine önem vermek ve ağlardaki kötü amaçlı trafiği algılayan yapay zekâ destekli sistemlere yönelmek gerekiyor.



Günlük 240 Bin Zararlı Domain

İnternetin tamamının verisini elinde tutan yapay zekâ destekli domain sınıflandırma çözümümüz Cyber X-Ray’den aldığımız veriler, 2022’nin ikinci yarısında her gün ortalama 240 bin zararlı domain kaydedildiğini gösterdi. Siber saldırganlar, güvenlik önlemlerinden kaçınmak ve zor tespit edilen saldırılar düzenlemek için yapay zekâ tabanlı domain oluşturma algoritmalarını (DGA) kullanıyor. Bu durum ağ trafiğinin sürekli izlenmesini, tüm ağ kullanıcılarının DNS seviyesinde korunmasını, saldırılar gerçekleşmeden diğer güvenlik çözümlerinin bilgilendirilmesini ve tetiklenmesini gerektiriyor.



Uçtan Uca Görünürlük

Siber güvenlikte yapay zekâ, doğal dil işleme ve makina öğrenmesi gibi yüksek teknolojilerin kullanımına ilişkin akademik çalışmalar yürüten bir ekibe sahibiz. 7 ülkede milyonlarca kullanıcıyı internete güvenli bir biçimde bağlayan DNSSense olarak geliştirdiğimiz Cyber X-Ray, portföyümüzdeki diğer çözümlerin de veri kaynağı olarak konumlanıyor. Kurumsal ağ trafiğini sürekli izleyen DNSEye, işletmelere DNS güvenliğinde uçtan uca görünürlük sunarken, bulut tabanlı koruma çözümümüz DNSDome, bir ağı kullanan tüm kullanıcı ve cihazları internetteki zararlı içeriklerden koruma görevini üstleniyor. Çözümlerimiz siber güvenlik ekiplerinin yükünü azaltırken, farklı güvenlik çözümlerinin etkinliğine de katkıda bulunuyor.”

Türkiye nüfusunun yüzde 20’sinin yaşadığı megakent İstanbul’un demografik yapısı değişiyor. Kiraların gittikçe yükselmesi, şehirde yaşamayı her geçen gün zorlaştırırken, 6 Şubat’ta deprem korkusuyla yeniden yüzleşen İstanbullular çareyi başka illere göç etmekte buldu. İstanbulluların en çok taşınmak istediği şehirlerin başında Eskişehir yer alırken sıralamayı Samsun ve Sakarya takip etti.



Şubat ayında gerçekleşen Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından İstanbul’da tersine göç hareketi başladı. 1980’lerden bu yana yoğun göç alan ve Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sine ev sahipliği yapan İstanbul, artık göç veren il olarak konumlanıyor. Yeni nesil anahtar teslim taşıma hizmeti sunan eTaşın’ın hazırladığı rapor ise depremlerin sonrasında İstanbul’daki göç hareketlerinin karnesini çıkarttı. Raporda deprem sonrası ilk 30 gün 2022’nin aynı dönemi ile karşılaştırıldı. Buna göre İç Anadolu, Trakya, Orta ve Doğu Karadeniz şehirlerine göç eden İstanbulluların en çok taşınmak istediği şehir Eskişehir olurken bunu Samsun ve Sakarya illeri takip ediyor.


eTaşın, Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından bine yakın müşterisinin taşınma taleplerini inceleyerek bir rapor hazırladı. Rapor kapsamında İstanbul çıkışlı taleplerin dört bölgede toplandığı gözlendi. Bu bölgelerin sırasıyla İç Anadolu, Karadeniz, Trakya ve Akdeniz olduğunu belirten eTaşın Kurucu Ortağı Kadir Nezih Elgün,  “6 Şubat itibarıyla yaşanan depremlerin ardından taşınma taleplerinde büyük değişiklikler gözlendi. Depremi takip eden hafta taşınma talepleri sert düşüşle 4’te 1 oranına inerken, sonrasında ise hızla artış yaşandı. Depremlerin ardından İstanbul çıkışlı taşınma taleplerini incelediğimiz rapora göre İstanbul’un artık göç alan değil, göç veren kent konumuna geçtiğini söyleyebiliriz. Bunun başlıca sebeplerinin arasında ise olası İstanbul depreminin yol açtığı korku ve kiraların yüksek fiyatlara ulaşması yer alıyor” dedi.



İstanbul’u Terk Ediyorlar

11 ili etkisi altına alan Kahramanmaraş merkezli depremlerde büyük kayıplar verdiğimizi belirten Kadir Nezih Elgün şunları söyledi: “Ne yazık ki telafisi olmayan derin üzüntüler yaşadık, yaşıyoruz. Meydana gelen depremler sonrası birçok kişi, afet bölgesinden uzakta da olsa depremin tedirginliğini derinden hissetti ve depreme karşı alınabilecek çözümler tekrar gündeme geldi. Şehirleri deprem kuşağında yer alan İstanbullar çareyi göç etmekte buldu. Yaptığımız araştırmaya göre bugüne kadar ağırlıklı Karadeniz ve İç Anadolu Bölgelerinden göç alan İstanbul’da artık bu bölgelere tersine göç hareketinin başladığını söyleyebiliriz.



Sakarya’ya Talep 8 Kat Arttı

Son dönemde İstanbul’daki konut fiyatlarının hızla artmasıyla Trakya’ya doğru yoğun bir göç hareketliliği başlamıştı. Depremle birlikte bu göç hızlandı ve sınırlarını genişletti. Edirne, Tekirdağ, Çanakkale, Sakarya, Eskişehir, Kayseri ve Samsun gibi şehirlere geçen yıla göre yoğun bir şekilde göç edildiğini görüyoruz. Bu şehirleri ön plana çıkaran etmenler ise deprem riskinin az, konut ve arsa fiyatlarının ise daha uygun düzeyde olması. Bu illere olan taşınma talebi, geçen yılın aynı dönemine göre ortalama 3 kat yükseldi. Hatta Sakarya, 8 kat fazla talep alarak Marmara Bölgesi’nin tümünde açık ara en çok taşınılmak istenen şehir oldu. Çanakkale 5, Edirne, Tekirdağ ve Bursa ise 2 kat daha fazla talep aldı.


İç Anadolu’da Kayseri ve Eskişehir

İç Anadolu Bölgesi’ne baktığımızda özellikle büyük şehirlerin geçen senenin aynı aylarına kıyasla ortalama 8 kat daha fazla taşınma talebi aldığını görüyoruz. Sanayileşmenin yüksek olduğu şehirlerden Kayseri, Eskişehir ve Ankara taşınmak istenilen şehirler arasında üst sıralara yerleşti. Bölgenin bir diğer büyük şehri Konya’ya olan talep ise kayda değer değişiklik sergilemedi. Eskişehir, geçen seneye oranla 18 kat fazla talep görürken, Kayseri’de 7, Ankara’da ise 4 kat artış söz konusu.


Karadeniz’e Yoğun İlgi Var

Bu dönemde özellikle Karadeniz Bölgesi’ne ilgi yoğunlaştı. En çok taşınılmak istenen şehir olan Samsun 16 kat taşınma talebi alırken, bu oran Ordu’da 6, Giresun’da 4, Trabzon’da ise 3 kat olarak kayıtlara geçti. İstanbul’dan yoğun bir şekilde taşınma talebi alan 4 bölge içinde ortalama 3 katlık büyüme ile en düşük bölge olan Akdeniz’e taşınma talepleri Antalya’ya 4, Mersin ise 2 kat arttı. Bunun yanı sıra İzmir, Kocaeli gibi şehirlere taleplerde de sert bir düşüş yaşanıyor.



Deprem Riski Az İller Tercih Ediliyor

Trakya, İç Anadolu, Orta-Doğu Karadeniz ve Akdeniz olmak üzere, öne çıkan dört bölgeyi incelediğimizde, göç edilen şehirlerdeki ortak özelliklerin başında deprem riskinin az olması, konut ve arsa fiyatlarının İstanbul’a oranla düşük bir seyir izlemesi yer alıyor. Ortaya çıkan tabloda geçmişte Samsun-Trabzon hattından yoğun göç alan İstanbul için şu anki tersine göç akını sürpriz değil. Öte yandan İç Anadolu Bölgesi’nde sanayileşmenin yoğun olduğu Eskişehir ve Marmara Bölgesi’nde Sakarya da bu nitelikleriyle oldukça cazip.”

Yazarın fotoğrafı: BODRUMDergi
BODRUMDergi
23 Ağu 2023
1 dakikada okunur
Dünyada artan nüfus ve sanayileşme süreci, su tüketimini ciddi ölçüde artırdı. Bu durum, su kıtlığını 21. yüzyılın en büyük risklerinden biri hâline getirdi. İstanbul merkezli Artemis Arıtım, geliştirdiği atık su geri kazanım projeleriyle, birçok markanın çözüm ortağı olmayı başardı. Şirket Bulgaristan ve Libya’da faaliyet göstermeye başladı. Artemis Arıtım Genel Müdürü Emel Aliipek, su kıtlığı riski ve geri kazanım tesislerinin bu süreçteki rolüne dair önemli bilgiler paylaştı.


2050 yılında 10 kişiden 4’ü su sıkıntısı çekecek

Dünyada tatlı su rezervi kısıtlı ve bu rezervin büyük kısmının kullanılmadığını söyleyen Emel Aliipek, “Günümüzde sanayide, kentlerde kullandığımız suyun miktarı hızlı şekilde azalıyor. Bu da öngörülebilen bir gelecekte Türkiye dahil birçok ülkede su kıtlığı riskini öne çıkardı. 2050 yılı bu açıdan önemli. Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı çeşitli kuruluşların katkısıyla hazırlanan İklim Servislerinin Durumu raporuna göre 2050 yılında 50’nin üzerinde ülke artık ‘su sıkıntısı çeken’ ülkeler arasına girecek. 9,5 milyara yakın olması beklenen dünya nüfusunun yüzde 40’ı, yani 4 milyara yakını su sıkıntısı çekecek” dedi.


Su Tasarrufu Evde Değil Sanayide Yapılmalı

Su tüketimi dendiğinde, birçok kişinin aklına evsel kullanım geldiğini belirten Emel Aliipek şunları söyledi: “Ancak endüstriyel faaliyetler su tüketiminde önemli yere sahip. Üretim sürecinde ortaya çıkan atık suların arıtılması, şirketlerin atık suları mevzuata uygun şekilde limite getirmesini sağlıyor. Sürdürülebilir bir çevre, su kıtlığından uzak bir doğal yaşam arıyorsak tüm işletmeler atık suların geri kazanımını önemsemeli. Elbette ki sanayi kuruluşları için atık suyun arıtılması sadece bir çevre politikası değil aynı zamanda önemli bir tasarruf da sağlıyor. Bundan dolayı arıtma tesisleri, maliyetini kolay bir şekilde çıkaran tesisler konumunda.”

BODRUMDergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page