top of page
  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 31 Ara 2025
  • 7 dakikada okunur
Piyanist Gökhan Aybulus, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda başladığı müzik yolculuğunu, Moskova Çaykovski Konservatuvarı’nda Prof. Naum Shtarkman ve Sergei Dorensky gibi usta isimlerle sürdürdü. Henüz çocuk yaşlarda dikkat çeken Aybulus, Harika Çocuk Yetenek Yarışması ve Genç Müzisyenler Yarışması birincilikleriyle sahneye adım attı. Ardından Uluslararası Mariya Yudina Piyano Yarışması’nda kazandığı Grand-Prix ödülleriyle uluslararası alanda da adından söz ettirdi. 2002’deki Ulusal Yetenek Yarışması birinciliği ve 2017’de Donizetti Klasik Müzik Ödülleri “Yılın Piyanisti” unvanı, bu uzun soluklu yolculuğun önemli durakları oldu. Hem sahnede hem akademide klasik müziğin tutkusunu paylaşan Aybulus, kimi zaman Rachmaninoff’un derinliğinde, kimi zaman çağdaş Türk bestecilerinin izinde dinleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Aybulus, BODRUMDergi’nun bu sayıdaki konuğu oldu ve sorularımızı yanıtladı.

Gökhan Aybulus
Gökhan Aybulus

Sizi sizden dinlemek isteriz, kimdir Gökhan Aybulus?

Eskişehir’de doğdum ve üniversite yıllarıma kadar orada büyüdüm. Memur bir baba ve öğretmen bir annenin tek çocuğuyum. Ailemde profesyonel müzisyen yok ama babamın müziğe, annemin de resme büyük bir yeteneği vardır. Bana resim değil ama müzik yeteneği bulaşmış olacak ki kendimi bu yolda buldum.Bugün hem konser piyanisti olarak sahnelerde, hem de akademisyen olarak Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğrencilerimle birlikteyim. Müzik benim için sadece icra etmek değil, aynı zamanda paylaşmak ve aktarmak anlamına geliyor. Öğrencilerimin gelişimini görmek, onlarla aynı heyecanı hissetmek benim için konserlerdeki alkış kadar değerli. Müziği hayatımın merkezine koysam da sahnenin dışında da beni besleyen pek çok şey var. Arabalara olan ilgim çocukluktan beri sürüyor; uzun yollarda düşünmeyi, kafamı dinlemeyi severim. Tavla oynamak, dostlarımla vakit geçirmek benim için çok değerlidir. Hayvanları, özellikle kedileri çok severim; onların huzuru ve doğallığı bana her zaman iyi gelir. Tüm bunlar, hayatımdaki yoğunluğun yanında bana denge ve gerçek bir yaşam duygusu kazandırıyor.


Müziğe, piyanoya ilk ilginizi nasıl ve ne zaman keşfettiniz?

Müziğe olan ilgimi aslında ailem fark etmiş. Bana anlattıklarına göre küçükken reklamlarda duyduğum şarkıları tekrar edermişim. Babam bunu fark edince, bir yurt dışı seyahatinden bana küçük bir org getirmiş. O orgla duyduğum parçaları çalmaya başlamışım ve müziğe doğru ilk adımlarım böyle olmuş.


Daha sonra ailem beni Eskişehir’de üniversite personelinin çocukları için açılan bir org kursuna yazdırdı. Daha okuma yazma bilmezken, Ali Cemalcılar hocadan temel nota bilgisini öğrendim. Ardından bir dönem akordeonla geçti; Sezgin Ergül ile çalıştım ve ondan müzikal anlamda çok şey öğrendim. En sonunda Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yarı zamanlı programını kazandım ve piyanoyla tanıştım. O iri siyah beyaz tuşlara ilk dokunduğum an, sanki kendimi bulduğum andı. Sonrasında konservatuvara tam zamanlı gitmek için aileme çok ısrar ettim; onlar da bana güvenip beni desteklediler. Böylece küçük bir orgla başlayan o merak, zamanla bir ömre yayılan koskoca bir tutkuya dönüştü.


Moskova Çaykovski Konservatuvarı’nda Prof. Naum Shtarkman ve Sergei Dorensky ile çalışma deneyiminiz nasıldı?

Naum Shtarkman ile çalışmak gerçekten ayrıcalıklı bir deneyimdi. Moskova’nın eski jenerasyonundan kalan, o büyük geleneği taşıyan son hocalardan biriydi. Shtarkman, Konstantin Igumnov’un öğrencisiydi; Igumnov, Pabst’ın öğrencisiydi ve Pabst da Liszt’in öğrencilerindendi. Dolayısıyla onunla çalışmak, o köklü gelenekle doğrudan buluşmak demekti.


Benim için Shtarkman’la bu kadar yakın çalışabilmek büyük bir şanstı. Onunla baba-oğul gibi bir ilişki kurduk. O, her notada hem geçmişin izini hem de müziğin samimiyetini arardı. Onun öğrencisi olarak mezun olmak ve o mirası taşımak benim için büyük bir onur.


Sergei Dorensky ise bambaşka bir dünyaydı. Onunla bağım, Naum Shtarkman’ın oğlu Alexander Shtarkman sayesinde kuruldu. Dorensky, Naum Shtarkman’ın da çok yakın dostuydu. Normalde sınıfına kolay kolay kimseyi kabul etmezken, beni dinlemek istedi ve sonrasında sınıfına alabileceğini söyledi. Dorensky’nin sınıfı gerçekten muhteşem ve çok başarılı piyanistlerden oluşuyordu; asistanları Nikolay Lugansky, Andrey Pisarev ve Pavel Nersessian’dı. Bir piyanist için âdeta bir cennetti. Onunla çalışmak benim için çok özel bir deneyimdi; kendisi benim için hem hoca hem de büyük bir mentordu.



Repertuvarınızı oluştururken nelere dikkat edersiniz? Çalgı, dönem, besteciler arasında seçim yaparken kriterleriniz nelerdir?

Repertuvar seçerken dengeli ve tematik bir program yaratmaya çalışıyorum, özellikle solo resitallerde. Her programın bir hikâyesi olmasını seviyorum. Rahmaninov başta olmak üzere Rus bestecilerin eserlerini çalmak bana her zaman büyük bir keyif veriyor. Romantik dönem eserlerini kendime daha yakın buluyorum ama tabii her dönemin müziğini seviyor ve icra etmeye çalışıyorum. Bunun yanında konserlerimde Türk bestecilerimizin eserlerine de mutlaka yer vermeye gayret ediyorum.


Orkestra konserlerinde ise repertuvarı genellikle orkestra yönetimi veya şefle birlikte belirliyoruz. Onlara bir liste sunuyorum; bazen repertuvarımda olmayan bir konçertoyu da isteyebiliyorlar. Böyle durumlarda yeni bir eser öğrenmekten keyif alıyorum. Benim için önemli olan, o konserin hem benim hem de dinleyici için anlamlı bir bütün oluşturması.


Rahmaninov’un müziği size ne ifade ediyor? Onun eserlerinde sizi en çok etkileyen yönler nedir?

Rahmaninov’un müziği benim için hem derin bir iç dünya hem de insana dair her şeyin yansıması. Onun eserlerinde büyük bir duygu yoğunluğu ve olağanüstü bir yapı bütünlüğü var. Bu iki kutbu bir araya getirebilmesi, onu benim gözümde benzersiz kılıyor.

Rahmaninov çalarken hissettiğim şey, sadece notaları seslendirmek değil; o müziğin içindeki yalnızlığı, özlemi, insanın kendini arayışını paylaşmak.


Müziğinde hep bir melankoli var ama aynı zamanda büyük bir güç de hissediliyor. O, duygularını hiç saklamıyor ama onları öyle rafine bir biçimde ifade ediyor ki her cümlesi derin bir iç konuşmaya dönüşüyor.


Teknik olarak da inanılmaz zengin bir dünyası var. Kendisi olağanüstü bir piyanist; el anatomisini, piyanonun sınırlarını çok iyi bildiği için çalarken zorlayıcı ama aynı zamanda son derece doğal hissettiriyor. Onun müziğinde virtüozite hiçbir zaman amaç değil; o, duygunun taşıyıcısı.


Geçtiğimiz ay Tambov’da 2. Konçertosu’nu seslendirdikten sonra Rahmaninov’un yazlarının çoğunu geçirdiği ve eserlerinin neredeyse yüzde 85’ini bestelediği Ivanovka’yı ziyaret etme fırsatım oldu. Orada, onun evinde bulunmak beni çok derinden etkiledi. O günden sonra Rahmaninov’un eserlerine bakışım çok daha farklı. Onun o topraklarda, doğayla iç içe nasıl büyük eserler yarattığını hissetmek, müziğine olan bağlılığımı daha da güçlendirdi.


Oda müziği ile solo performans arasında zihninizde nasıl farklar var? “İyi müzisyen olmak, iyi oda müziği çalıyor olmak demek değildir” sözünüzü biraz açar mısınız?

Oda müziği ve solo performans arasında çok temel bir fark var. Solo çaldığınızda bütün kontrol sizdedir; müziğin yönünü, enerjisini, zamanını tamamen siz belirlersiniz. Oda müziğinde ise paylaşım, dinleme ve uyum ön plandadır. Egonuzu biraz geri çekip, müziğin ortak bir nefesle var olmasına izin vermeniz gerekir.


Bir piyanist teknik olarak çok güçlü olabilir ama eğer dinlemeyi, paylaşmayı bilmiyorsa iyi bir oda müziği partneri olamaz. Oda müziğinde en önemli şey, müzikal bir diyalog kurabilmek; sadece çalmak değil, birbirine cevap vermek, hatta bazen sessiz kalmayı bilmek.


Benim için oda müziği, hem insani hem sanatsal anlamda çok öğretici bir alan. Farklı müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşmak, onların enerjisinden beslenmek, bir eseri birlikte şekillendirmek beni her zaman yeniliyor. Solo çalmak kendimle konuşmak gibiyse, oda müziği başkalarıyla anlamlı bir sohbet etmek gibi.


Akademisyen kimliğiniz, sahne sanatçısı kimliğinizle nasıl etkileşim hâlinde? Bu iki yönü dengelemek zor olmuyor mu?

Benim için bu iki yön birbirinden ayrılmaz bir bütün. Sahnede yaşadığım her deneyim, sınıfta öğrencilerime anlattığım her şeyin altını dolduruyor; aynı şekilde öğrencilerimle geçirdiğim her an, sahnede daha taze bir bakış açısı kazandırıyor bana. Öğrencilerimdeki heyecanı, merakı gördükçe ben de yeniden motive oluyorum. Elbette bu iki alanı dengelemek kolay değil. Konserler, seyahatler, dersler, idari işler derken zaman yönetimi çok ciddi bir mesele hâline geliyor. Ama sanırım işinizi seviyorsanız, o dengeyi bulmak da mümkün. Ben öğretirken de sahnedeyken de aynı şeyi hissediyorum: paylaşma isteği. Müziği sadece çalmak değil, aktarmak da benim için bir sorumluluk.


Bazen sahnede öğrencilere örnek olmak, bazen de sınıfta sahneye hazırlanırken hissettiğim duyguları anlatmak beni çok besliyor. Yani biri diğerinin önünde değil; tam tersine, biri diğerinin devamı gibi.


Öğrencilerinizle çalışırken en çok hangi noktaları vurgularsınız? Teknik mi, ifade mi, sahne duruşu mu?

Benim için bu üçü birbirinden ayrılmaz. Teknik, müziğin temeli; ifade, onun dili; sahne duruşu ise o dilin dinleyiciyle buluşma biçimi. Ancak teknik temeli güçlendirmek her zaman önceliklidir, çünkü sağlam bir teknik olmadan kendini doğru ifade edemezsin.

Bunun yanında müzikte amaç notaları tekrarlamak değil, o notaların içindeki düşünceyi ve duyguyu paylaşabilmektir. Bu da ancak bilinçli bir çalışma disipliniyle mümkündür.

Ayrıca sahneye saygı konusu da benim için çok önemli. Sahneye çıkmak bir tür sorumluluk hem müziğe hem besteciye hem de dinleyiciye karşı. O yüzden öğrencilerimin sahnede sadece çalmalarını değil, var olmalarını isterim. Müziği içlerinden geldiği gibi ama olgun bir farkındalıkla paylaşmaları benim için en değerli şey.


Her öğrenciden, her dersten ben de yeni bir şey öğreniyorum, bu inanılmaz bir şey. Sanırım öğretmenliği bu kadar özel kılan da tam olarak bu.



Gökhan Aybulus
Gökhan Aybulus

Türkiye’de klasik müzik eğitiminin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi alanlarda gelişmeye ihtiyaç var?

Son yıllarda Türkiye’de klasik müzik eğitimi açısından ciddi bir hareketlilik var. Gençler artık çok daha bilinçli, dünyayı takip ediyorlar, farklı kültürlerle iletişim kurabiliyorlar. Bu çok umut verici. Ancak hâlâ üzerinde çalışmamız gereken önemli noktalar da var. Öncelikle, öğrencilerin erken yaşta sistemli bir eğitime yönlendirilmesi gerekiyor. Temel eğitimin kalitesi, sonraki tüm süreci belirliyor. Bir diğer konu da repertuvar çeşitliliği. Genç müzisyenlerin sadece sınav ya da yarışma odaklı değil, daha geniş bir müzikal vizyonla yetişmeleri gerektiğine inanıyorum. Ayrıca oda müziği kültürünün daha güçlü bir şekilde yerleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu hem dinlemeyi hem paylaşmayı hem de birlikte düşünmeyi öğretiyor. Uluslararası bağlantılar, değişim programları, farklı ülkelerden sanatçılarla masterclass’lar da eğitimde büyük fark yaratıyor. Türkiye’de çok ciddi bir potansiyel var hem öğrencilerde hem de hocalarda. Doğru yönlendirme ve sürdürülebilir bir sistemle bu potansiyelin dünya sahnelerinde çok daha görünür olacağına inanıyorum.


Konser öncesi özel bir hazırlık ya da ritüeliniz var mı?

Aslında hayat her zaman o ideal hazırlık ortamını sunmuyor. Konser günü bile bazen derslerim oluyor, provalar, hazırlıklar ya da başka özel işlerim derken gün yoğun geçebiliyor.

O yüzden benim için konser öncesi ritüel, son bir-bir buçuk saat içinde kendimi biraz sakinleştirebilmek. O zamanlarda zihnimi boşaltmaya çalışırım; bazen sadece sessiz kalmak, bazen telefonumda bir oyun bile o odaklanmayı sağlar. Son dakikaya kadar nota çalışmak yerine o müziğin içimde doğal bir şekilde yer etmesine izin veririm. Sahneye çıkmadan önce o kısa anda, her şeyin doğal akışına bırakılması benim için en önemlisi.


Klasik müzik dünyasında dijitalleşme; online konserler, yayın platformları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Dijitalleşme, müziğin erişimini inanılmaz ölçüde artırdı. Artık dünyanın herhangi bir yerindeki dinleyici, saniyeler içinde sizin konserinize ulaşabiliyor. Bu, özellikle genç kuşak müzisyenler için büyük bir avantaj; tanınmak, paylaşmak, farklı coğrafyalara ulaşmak artık çok daha kolay.

Ama bir yandan da şunu unutmamak lazım: Canlı performansın yerini hiçbir şey tutamaz. Müziğin salondaki titreşimi, o anda dinleyiciyle kurulan bağ, sessizliğin içindeki nefes gibi şeyler dijital ortamda kaybolabiliyor. Canlı konserin büyüsü, o anda yaşanması gereken bir şey. Ben dijitalleşmeyi müziğin bir tamamlayıcısı olarak görüyorum. Online konserler, kayıtlar, paylaşımlar çok değerli ama asıl amaç, insanları yeniden konser salonlarına çekmek olmalı. Çünkü müzik, paylaşıldığı anda gerçekten var oluyor.



Sürekli müzikle iç içe bir yaşam, dışarıdan büyüleyici görünüyor ama içinde büyük bir disiplin ve fedakârlık var. Bu yoğunluk, ailenizle ilişkinizi nasıl şekillendiriyor? Müzik evin bir parçası mı, yoksa bazen sizden çalan bir zaman mı oluyor?

Müziği sadece bir meslek olarak değil, hayatımın doğal bir parçası olarak görüyorum. Dolayısıyla iş ve özel hayat arasındaki çizgi bazen ister istemez bulanıklaşıyor. Provalar, konserler, dersler, seyahatler derken zaman gerçekten hızla akıyor. Bu yoğunluk içinde hayat arkadaşım Zeynep’in varlığı benim için büyük bir şans. Kendisi İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda flüt sanatçısı; yani müziğin hayatın her alanına yayıldığı bir düzeni ikimiz de çok iyi biliyoruz. Zeynep’in anlayışı, desteği ve sakinliği bu yoğun temponun içinde bana denge sağlıyor.


Yoğun çalışma temposu yüzünden anneme ve dostlarıma her zaman yeterince vakit ayıramayabiliyorum ama onlar da her zaman büyük bir anlayışla yaklaşıyorlar, beni destekliyorlar. Bu benim için çok kıymetli.


Evet, müzik bazen zamanımızı çalıyor gibi görünse de aslında bizi birbirimize daha da yaklaştırıyor. Bazen bir konserden sonra evde sessizce bir kahve içmek, kedimiz Köfte’yle oynamak, o günün bütün yorgunluğunu unutturabiliyor. Müziğin hayatımdan zaman alan değil, hayatıma anlam katan bir şey olduğunu her gün biraz daha iyi anlıyorum.

Anadolu Sigorta, kuruluşunun 100. yılında hazırladığı “Yüzyıllık İmza” kitabının lansmanını İş Kuleleri'nde gerçekleştirdi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, büyük afetlerden kalkınma hamlelerine, teknolojik dönüşümden toplumsal sorumluluk projelerine kadar sigortacılığın Türkiye’deki yolculuğunu belgeleyen eser; yalnızca şirket tarihini değil, aynı zamanda sigortacılığın Cumhuriyet’in iktisadi ve toplumsal gelişimindeki rolünü de ortaya koyuyor.

 

Soldan Sağa: Berna Semiz Ergüntan - Prof. Dr. Murat Birdal - Z. Mehmet Tuğtan - Füsun Tümsavaş - Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan - Doç. Dr. Barış Kablamacı
Soldan Sağa: Berna Semiz Ergüntan - Prof. Dr. Murat Birdal - Z. Mehmet Tuğtan - Füsun Tümsavaş - Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan - Doç. Dr. Barış Kablamacı

Anadolu Sigorta, kuruluşunun 100. yılına özel olarak hazırladığı “Yüzyıllık İmza” kitabının tanıtım toplantısını Levent'teki İş Kuleleri'nde gerçekleştirdi. Dünyada sigortacılığın doğuşu ve Osmanlı dönemindeki sigortacılığın ilk izlerinden başlayarak Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından günümüzün dijital sigortacılık uygulamalarına uzanan kitap, kapsamlı bir bellek çalışması niteliği taşıyor. Yaklaşık iki yıllık titiz bir akademik çalışmanın ürünü olan “Yüzyıllık İmza” kitabının tanıtım toplantısına kitabı hazırlayan akademisyenler Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan, Prof. Dr. Murat Birdal ve Doç. Dr. Barış Kablamacı ile Anadolu Sigorta Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Tümsavaş, Anadolu Sigorta Genel Müdürü Z. Mehmet Tuğtan ve Anadolu Sigorta Kurumsal İletişim ve Sürdürülebilirlik Koordinatörü Berna Semiz Ergüntan katıldı.

 

Soldan Sağa: Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan - Prof. Dr. Murat Birdal - Berna Semiz Ergüntan - Füsun Tümsavaş - Z. Mehmet Tuğtan - Doç. Dr. Barış Kablamacı - Ömer Durmaz
Soldan Sağa: Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan - Prof. Dr. Murat Birdal - Berna Semiz Ergüntan - Füsun Tümsavaş - Z. Mehmet Tuğtan - Doç. Dr. Barış Kablamacı - Ömer Durmaz

Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve kültürel dönüşümüne ışık tutan eser, kurum tarihi anlatısının çok ötesine geçiyor. “Yüzyıllık İmza”da Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuyla ve Türkiye İş Bankası’nın öncülüğünde 1925’te kurulan Anadolu Sigorta’nın doğuşu, ülkemizi derinden etkileyen deprem, yangın ve sel felaketlerinde üstlendiği roller ve sektöre getirdiği yenilikler gibi başlıklar yer alıyor. Kitapta ayrıca şirketin sigortacılık tarihinde imza attığı başarılar, ülkemizdeki önemli tesislerin sigortalanmasında üstlendiği roller ve hayata geçirdiği ilkler de yer alıyor. Anadolu Sigorta’nın “Ormanın Gözleri”, “Anadolu Sigorta Kütüphaneleri”, “Kurtaran Araç” ve “Bir Usta Bin Usta” gibi sosyal sorumluluk projeleri de kitabın sayfalarında yer bulurken şirketin yalnızca ekonomik değil, toplumsal hafızaya katkısı da görünür kılınıyor.


Füsun Tümsavaş: “Yüzyıllık İmza Cumhuriyetimizin kuruluşuyla başlayan dönüşüm hikâyesinin kaydıdır”

Anadolu Sigorta Yönetim Kurulu Başkanı Füsun Tümsavaş, toplantıda yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Yüzyıllık İmza” Anadolu Sigorta’nın sadece kronolojik tarihini anlatan bir eser değil aynı zamanda Cumhuriyetimizin kuruluşuyla başlayan dönüşüm hikâyesinin kaydıdır. Bu kaydı izlerken sizler biraz gerilere gidecek, dünyada sigortacılığın doğuşunu, sektörün adım adım ilerleyişini ve süreç içerisinde ülkemizin ekonomik ve toplumsal gelişmelere paralel olarak bir kurumun ayak seslerini bulacaksınız. 1925’te, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, Celal Bayar’ın vizyonu eşliğinde ve Türkiye İş Bankası’nın ana sermayedarlığında Anadolu Sigorta bir Cumhuriyet kurumu olarak kuruldu. O günden bugüne doğal afetlerden, yangınlardan oluşan yaraları sararken, ülkemizin modernleşmesinde de daima ön saflarda yer aldı. Bu serüveni anlatan Yüzyıllık İmza kitabı, geçmişi anlatmakla kalmayacak; geleceğe ışık tutacak ve yeni kuşaklara ilham olacak.”

 


Z. Mehmet Tuğtan: “Gelenekten geleceğe diye kodladığımız köprü hepimizin katkısıyla oluştu”

Anadolu Sigorta Genel Müdürü Z. Mehmet Tuğtan ise konuşmasında, Anadolu Sigorta’nın 100. yılında şirketin vizyon ve misyonunu yeniden şekillendirdiklerini söyleyerek şöyle konuştu: “Yüzyıllık İmza kitabı Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasıyla başlayan, Cumhuriyetimizin kalkınma süreciyle iç içe büyüyen bir kurumsal hafızanın geleceğe taşınması. Şirketimizin 100. yılına genel müdür olarak şahitlik etmekten dolayı büyük gurur duyuyorum. Bu köklü tarihimizin, beraberinde bizlere pek çok sorumluluk getirdiğinin ve çok çalışmamız gerektiğinin farkındayız. Kuruluşundan bu yana sigortacılığın okulu olma misyonunu üstlenmiş, geçmiş değerleri ve gelecek vizyonu ortaya koyan bir kurumun çalışanlarıyız. Bu dönemde misyon, vizyon ve kurumsal değerlerimizi ikinci yüzyılımıza uygun olarak yeniden kurguladık. Gelenekten geleceğe diye kodladığımız bu köprü, en üst seviyedeki çalışma arkadaşımızdan, bir yıllık deneyimi olan çalışma arkadaşımıza kadar hepimizin katkısıyla oluştu.”



Berna Semiz Ergüntan: “Bu kitap, yalnızca bir kurum tarihi değil, Cumhuriyet’in iktisadi ve toplumsal gelişiminde sigortacılığın rolünü ortaya koyan bir bellek çalışmasıdır

Anadolu Sigorta Kurumsal İletişim ve Sürdürülebilirlik Koordinatörü Berna Semiz Ergüntan da kitabın hazırlık sürecine değindi ve “Kurumların da tıpkı insanlar gibi bir hafızaya ihtiyacı var. Geçmişin kayıtları olmadan, yaşanmış tecrübeler unutulur, değerler kaybolur. Biz istedik ki Anadolu Sigorta’nın yüz yıllık yolculuğu yalnızca hatıralarda kalmasın; belgelerle, tanıklıklarla, akademik bir titizlikle gelecek kuşaklara aktarılsın. Bu kitap, sadece bir kurum tarihi değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in iktisadi ve toplumsal gelişiminde sigortacılığın rolünü ortaya koyan bir bellek çalışması anlamına geliyor” dedi.



📘 Yüzyıllık İmza'yı e-kitap olarak okumak için alttaki linke tıklayın!

  • Yazarın fotoğrafı: Seda Küçük
    Seda Küçük
  • 2 Eki 2025
  • 3 dakikada okunur
Her kitap, yeni bir yolculuktur. İster okuyun ister dinleyin, o an nerede olduğunuzun bir önemi yoktur. Kitap, sizi astral bir yolculuğa çıkarır; bazen kendi iç dünyanızda derinleşirken bazen de başkalarının hayatlarına savrulursunuz. Okurken mekânları ve karakterleri zihninizde canlandırır, onların hikâyesine kapılırsınız. Bazen bir öğretinin içinde kendinizi test eder, bazen de hayatın anlamını yeniden keşfedersiniz. Okudukça hayata yeni anlamlar yükler, yenilenmeye duyduğunuz ihtiyacı fark edersiniz...


Akan Nehir Gibi – Paulo Coelho

Paulo Coelho maneviyat, yaşam ve etik üzerine düşüncelerini paylaştığı bu sürükleyici kitabında, büyük ya da küçük fark etmeksizin hayatın çok özel dersler barındırdığını gösteriyor. Okçuluktan farkındalığa, yolculuktan iyi ile kötünün doğasına kadar çok çeşitli konularda kişisel düşüncelerini sunan Coelho, bir kurşunkalemin mutluluğa giden yolu gösterebileceğini, bir dağa tırmanma kılavuzu sayesinde hayallerin gerçeğe dönüşebileceğini, Cengiz Han ve şahininin hikâyesi üzerinden öfkenin yıkıcılığını, dostluğun kıymetini ve daha nicesini anlatıyor. Akan Nehir Gibi, okurları heyecan verici bir felsefi yolculuğa davet ediyor.







Günübirlik Hayatlar – Irvin D. Yalom

Roma İmparatoru ve filozof Marcus Aurelius, “Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok,” diye yazmış. İşte ünlü psikiyatr Irvin Yalom da bu sonsuz varoluşun küçük bir parçasını işgal eden günübirlik hayatları, yani bizi yazıyor… Yalom yıllarca üzerinde çalıştığı bu kısa hikâyelerde hastalarının mücadelelerini konu ettiği kadar kendi sarsıntılarını da anlatıyor ve iki önemli sorunun üzerine gidiyor: Kısa da olsa nasıl anlamlı bir yaşam sürüp her günün tadına varabiliriz? Ve kaçınılmaz son olan ölüm gerçekten ne ifade ediyor? Öfke sorunu yaşayan bir kadın, her istediğine sahip ancak bir türlü mutlu olmayı bilmeyen bir iş adamı, insanın bu dünyadaki konumu üzerine düşünen ve bir yandan da kendi acısıyla başa çıkmaya çalışan yeni mezun bir psikolog…




Suç ve Ceza – Fyodor Mihaylovic Dostoyevski

Suç ve Ceza; Rodion Romanoviç Raskolnikov adındaki bir gencin işlediği çifte cinayet üzerine yaşadıklarını konu alıyor. Raskolnikov, bir yandan hukuk öğrenimi görürken diğer yandan yoksullukla boğuşan bir genç. Para ihtiyacını ise tefeci bir kadına eşyalarını bırakarak karşılıyor. Yoksulluğuna çare bulamadığı gibi tefeciden yakasını da kurtaramayan Raskolnikov, bu kadının toplumun iyiliği için ölmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bir gün Raskolnikov, kendi maddi problemlerinin yanı sıra ailesinden de kötü bir haber alıyor. Kız kardeşinin kendisinden yaşça çok büyük biriyle evleneceğini duyması, ona yeni bir darbe indiriyor. Bunun üzerine Raskolnikov, tefeciyi öldürmeyi aklına koyarak kendini evden dışarı atıyor. Tefeci kadını öldürüp mücevherleri alıyor ancak işlediği cinayete kimsenin tanıklık etmemesi için onun kız kardeşini de öldürmek zorunda kalıyor. Raskolnikov’un ruh hâli, bu çifte cinayetle birlikte yerle bir oluyor.




Şeker Portakalı - Jose Mauro de Vasconcelos

Yazarlıkta karar kılıncaya kadar, boks antrenörlüğünden ressam ve heykeltıraşlara modellik yapmaya, muz plantasyonlarında hamallıktan gece kulüplerinde garsonluğa kadar çeşitli işlerde çalışan Jose Mauro de Vasconcelos’un başyapıtı Şeker Portakalı; günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsüdür. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelos’un çocukluğundan derin izler taşıyan Şeker Portakalı, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zeze’nin başından geçenleri anlatır. Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı, yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını söyler.




İçimizdeki Şeytan - Sebahattin Ali

“İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim fakat neticede aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimî bir mesulünü bulmuştum: buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Hâlbuki ne şeytanı azizim ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması.” Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın “kapana kısılmışlığını” gösteriyor Sabahattin Ali. Aydın geçinenlerin karanlığına, “insanın içindeki şeytan”a keskin bir bakış.





Halide Edib - İpek Çalışlar

Latife Hanım” kitabıyla yakın tarihimize farklı bir gözle bakmamızı sağlayan İpek Çalışlar’dan çarpıcı bir Halide Edip gerçeği!..  İşgale karşı isyanın hatibi... 1915 Ermeni tehcirinde sesini yükseltmiş; idam cezasına yüz yıl önce karşı durmuş birkaç aykırı isimden biri... Mahatma Gandhi’nin, Bertrand Russell’ın ve Yahya Kemal’in yakın dostu... Ali Ayet ile Hasan Zeki’nin annesi... Yüzlerce makalenin, onlarca kitabın yazarı... Aşkın ve hürriyetin her gün yeniden kazanılması gerektiğine inanan, dünya çapında entelektüel bir kadın, Halide Edib…  İpek Çalışlar’ın, roman akıcılığında kaleme aldığı bu kitap; sabırlı, ayrıntılı bir araştırmaya, tanıklıklara, bugüne kadar gün ışığına çıkmamış mektuplara, arşiv belgelerine dayanıyor. Çalışlar, edebiyat ve siyasetle geçmiş bir ömrün karanlıkta kalmış yanlarını da içeren çalışmasıyla, Halide Edib gerçeğini anlatıyor.

BODRUMDergi Web Sitesi © Yabancı Ses Prodüksiyon tarafından hazırlanmıştır.

bottom of page