- BODRUMDergi

- 1 gün önce
- 8 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 15 saat önce
Bodrum’un yavaş yavaş kendini kaybedişine tanıklık etmek ve buna izin verenler üzerine…

İki Kıyı, İki Tablo
Turgutreis Yat Limanı'ndan kalkan feribotun güvertesinde duruyorsunuz. Ege'nin o meşhur turkuaz mavisi, sabahın erken saatlerinde henüz uyanmış, önünüzde sessizce uzanıyor. Yaklaşık bir saat sonra Yunan adalarından birine yanaşacaksınız; Kos'a, Leros'a ya da Kalimnos'a. Ve o adalara yaklaşırken bir şeyi fark edeceksiniz: Hiçbir şey bozulmamış. Doğal doku, onlarca yıldır özenle korunmuş; bozulmasına izin verilmemiş. Yeşillikler içinde tepeler, zeytinlikler; beyaz badanalı alçak evler, mavi kepenkli pencereler, herkesin istediği yerde denize girebildiği kıyılar...
Dönüş yolculuğunda ise feribot yavaşça Turgutreis'e yaklaşırken bambaşka bir manzara Sizi karşılıyor… Sıra sıra, kişiliksiz, şekilsiz, renksiz beton bloklar; yüksek duvarlı siteler, kapalı kapılı projeler, havuzlu ama denizden yalıtılmış yaşam alanları. Siz Bodrum'a dönerken Bodrum kendinden uzaklaşmış…
Bu yazı, o geri dönüşün acısından doğdu. 1990'dan bu yana tüm yazlarını, son yıllarda ise yılın belli bölümlerini Bodrum'da geçiren bir Bodrum sever olarak yazıyorum bunları. Bodrum benim için soyut bir turizm destinasyonu değil; bir hafıza, bir his, bir nefes. Ve o nefes, her geçen yıl biraz daha daralıyor.
Karyalılardan Osmanlı'ya: Bodrum Nasıl Bir Yerdi?
Bodrum'un tarihi, insanlık medeniyetinin en katmanlı sayfalarından birini oluşturur. Bugün yarımadanın güneybatı ucunda yer alan bu topraklar, antik çağda Halikarnassos adıyla anılırdı ve Karya krallığının parlayan başkentiydi. Karyalılar; Pers, Helen ve yerel Anadolu kültürlerinin kesişim noktasında, özgün bir medeniyet inşa ettiler. Güçlü bir denizci halk olan Karyalılar için bu yarımada yalnızca bir yerleşim yeri değil, stratejik bir kalkandı: Üç tarafı denizle çevrili bu doğal liman, düşmana kapalı, müttefike açık bir kapı gibiydi.
Halikarnasos, MÖ 4. yüzyılda Kral Mausolos döneminde altın çağına ulaştı. Mausolos'un ölümünün ardından karısı ve kız kardeşi Artemisia tarafından yaptırılan anıt mezar, o dönemin mühendislik ve estetik anlayışının doruk noktasıydı ve Antik Dünyanın Yedi Harikası arasına girdi. Bugün yalnızca temeli ve birkaç parçası ayakta olan bu yapı, aynı zamanda modern dillere 'mozole' kelimesini kazandırdı. Bu yapının Bodrum’un kültürel mirasına bıraktığı iz, taşlarından çok daha kalıcıdır. Tıpkı Bodrum Kalesi'nde sergilenen Karya Prensesi'nin binlerce yıla meydan okuyan iskeleti gibi, tarih bu topraklarda bozulmadan, katman katman bugüne ulaşmıştır.
Helenlerin ardından Romalıların, ardından Bizanslıların egemenliğine giren Bodrum, 15. yüzyılda Osmanlı fethiyle yeni bir döneme girdi. Balıkçılığa elverişli, ticaret yollarının üzerinde konumlanan bu yarımada, Osmanlı'nın Ege’deki sembolik sınır noktalarından biri hâline geldi. Kale, balıkçı tekneleri, çarşı ve begonvillerle örülü taş duvarlar; yüzyıllar boyunca birbirinin üzerine yığılan bu mirasın hâlâ görünür izleridir.
Bodrum'un coğrafyası da kaderinin bir parçasıdır. Yarımadanın kendisi, anakaraya ince bir boyunla bağlıdır; neredeyse bir ada gibidir. Rüzgâr, ışık ve deniz burada farklı davranır; Ege'nin hiçbir köşesinde tam olarak aynısını bulamazsınız. Bu özgün iklim; zeytin ve özellikle mandalina yetiştiriciliğine olağanüstü bir zemin sunarken, yüzyıllar boyunca bölgeye özgü bir botanik çeşitlilik de yaratmıştır. Bougainvillea, adaçayı, kekik, zakkum ve yasemin; Bodrum'un rengi ve kokusu bu bitkilerle yazılmıştır. Şimdi o bitkiler de giderek azalıyor. Yerlerini çirkin betonlaşma alıyor…
Bir Adamın Bir Coğrafyayı Dönüştürmesi: Halikarnas Balıkçısı
“Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin. Sanma ki sen, geldiğin gibi gideceksin. Senden öncekiler de böyleydiler. Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler.”
— Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)
1925 yılında zorla sürgün edildi Bodrum'a. Bir ceza olarak gönderildi bu yarımadaya; şehirden uzaklaştırılmak, unutturulmak istendi. Adı, Cevat Şakir Kabaağaçlı’ydı. Ama Bodrum ona yapılan en büyük iyiliğe dönüştürdü bu sürgünü. Çünkü Bodrum, Cevat Şakir'i dönüştürdü. Daha doğrusu ikisi birbirini dönüştürdü.
Halikarnas Balıkçısı takma adıyla kaleme aldığı hikâyeler, romanlar ve denemeler; Türk edebiyatının denizle, Ege'yle, balıkçıyla, mitolojik derinlikle kurduğu ilişkinin temel metinleri oldu. O zamana kadar İstanbul merkezli bir entelektüel coğrafyada şekillenen Türk edebiyatı, Halikarnas Balıkçısı'nın kalemiyle Ege'ye açıldı. Bodrum artık yalnızca bir kasaba değil, bir imgeye, bir düşe, bir varoluş biçimine dönüştü.
Halikarnas Balıkçısı’nın en büyük katkılarından biri de Mavi Yolculuk fikridir. 1940'ların ortasında Bodrum'dan kalkan tekneler, koylar boyunca süzülmeye başladı; gemide yazarlar, ressamlar, filozoflar, balıkçılar vardı. Mavi Yolculuk, zamanla yalnızca bir seyahat değil, doğayla, tarihle ve Anadolu’nun kadim mirasıyla kurulan bir düşünce biçimine dönüştü. Bodrum, bu yolculukların çıkış noktası ve ruhu olarak öne çıktı. Bodrum o yıllarda hem entelektüelin hem sanatçının hem de sıradan balıkçının ortak mekânıydı. Sınıf ayrımı değil, denizin eşitliği egemendi orada.
Halikarnas Balıkçısı'nın Bodrum'a katkısı yalnızca edebi değil, botanik açıdan da kayda değerdir. Yurt dışından getirttiği tohumları Bodrum’a ekti; o bitkisel zenginliği defalarca yazdı. Kaktüsler, sardunyalar, mimozalar, zakkumlar ve bougainvillea'lar sadece süs değil, yarımadanın kimliğinin ayrılmaz parçaları oldu. Bu bitkiler onun yazılarında neredeyse birer karakter gibi işlev görür; kökleriyle toprağa, renkleriyle Ege güneşine, dirençleriyle bu sarp coğrafyaya ait varlıklardır.
Ancak, bugün o bougainvillea’lar eskisi gibi açmıyor... Halikarnas Balıkçısı bugünleri görse ne yazardı bilmiyorum. Ama mısralarını hatırlıyorum: “Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler.” Şimdi sormak istiyorum: Bodrum da aklını bırakıp gidiyor mu?
Kültürün Müziğe Yansıması
Halikarnas Balıkçısı'nın yarattığı ruh yalnızca edebiyatta değil, müzikte de kendini gösterdi. Bodrum, dinlediğinizde orada olduğunuzu hissettirebilecek kadar güçlü bir kültürel çekim alanıydı. Gündoğarken'den MFÖ'ye uzanan o müzik çizgisi, Bodrum'u yalnızca bir yer olarak değil, bir ruh hâli olarak tanımladı.
O ruh hâli; özgürlük, sadelik, neşe ve huzurdu. İnsanın kendini büyük, karmaşık, gürültülü hayatın dışında hissettiği bir andı Bodrum. O müzik hâlâ çalıyor. Ama Bodrum değişti…
1990'dan Bugüne: Kişisel Bir Tanıklık
1990 yılında bir çocukken, ilk kez gittiğimde Bodrum bana bambaşka bir dünya gibi göründü. Büyük şehrin karmaşasından, betonu ve trafiğinden sıyrılıp gelinen bu yarımada; sıcak, salaş, bonkör ve eşsiz güzellikte bir yerdi. İstediğiniz her yerde denize atlayabilir, sahilde yürürken ayağınızın altında ince kumu hissedebilir, kumsalda satılan sıcak mısırı, taze midyeyi yerken denizden gelen rüzgârla serinleyebilirdiniz. Balıkçı lokantaları denize doğru uzanmış tahta salaş masalarıyla sizi çağırırdı.
O yıllarda da değişim başlamıştı elbette. Dağ tepelerinde villalar yükseliyordu. Biz çocukken büyüklerimizin bu villaları göstererek 'kim alıyor bunları?' diye sordukları konuşmaları hatırlıyorum. Bir hayret vardı o sorunun içinde; hem 'kim bu dağ taşa bu kadar para veriyor' şaşkınlığı; hem de 'bu güzellik, bu kadar insanı kaldırır mı?' kaygısı. Bu soruların yanıtını bugünün Bodrum'u, ne yazık ki çok çarpıcı bir şekilde veriyor.
1990'ların sonunda ve 2000'lerin başında Bodrum değişse de ruhunu kaybetmemişti. Merkez kalabalık, gürültülü ama eğlenceliydi. Halikarnas Disko’nun ışıkları geceleri denize yansırdı. Bodrum Kalesi her sabah güneşle birlikte yeniden güzelleşirdi. Çarşı esnafı tanıdıktı. Bu küçücük kasaba; dünyadan haberi olan ama dünyanın kirine, pasına kapıları kapalı insanlarla doluydu.
Sonra pandemi geldi. Ve her şey hızlandı. Pandemi sonrasında Bodrum'daki proje sayısı patladı. Uzaktan çalışma imkânı bulan üst gelir grubu, İstanbul'dan kaçmak istedi; Bodrum'a sığındı. Yatırımcılar fırsatı gördü. Müteahhitler kolları sıvadı. Yarımadanın dağlık sırtlarında, ormanların arasında, zeytinliklerin üzerinde projeler birer birer yükseldi. Her biri 'özel', her biri 'lüks', her biri 'doğayla iç içe' olduğunu iddia ediyordu. Ve her biri, tam da iddia ettiğini imha ediyordu.
Bugün Bodrum'da evi olan ama denize giremeyen insanlar var. Bunu cümle olarak yazmak bile tuhaf geliyor ama gerçek bu. Projesinin duvarları yüksek, kapısı kilitli, denize erişimi yok ama havuzu var. Havuzda Ege'yi hissedebilir mi ki insan... İstanbul'da yaşayıp denize giremeyen insanlar için hep bir acıma hissi duyardık. Şimdi Bodrum'da da aynı şey oluyor. Bu, yalnızca bir mekânın dönüşümü değil; bir yaşam anlayışının çöküşüdür.
Rakamlar Değil, Belirtiler: Çöküşün Somut Yüzü
Bu çöküşü istatistiklerle anlatmak mümkün; ama daha güçlü olan, gözlemlenebilir belirtiler. Çünkü bir yerin ruhunun gittiğini sayılar değil, hisler söyler önce.
Begonviller Artık Eskisi Gibi Açmıyor; Mandalina Bahçeleri Yok Oluyor
Küçük bir ayrıntı gibi görünebilir ama Bodrum'u bilen biri için bougainvillea yani begonvil; bu yarımadanın simgesidir. Pembe, mor, turuncu, kırmızı; o çılgın renk patlaması, Bodrum'un taş duvarlarından taşar, sokaklara dökülür, fotoğraf karelerini doldururdu. Son yıllarda bu bitkiler giderek solgun, giderek zayıf, giderek az.
Mandalina bahçeleri de aynı kaderi paylaşıyor. Bodrum'a has, Bodrum'a özgü o kokuyu, o tadı başka hiçbir yerde bulamazsınız. Ve her geçen yıl bu bahçelerin bir kısmı daha yok oluyor, yerine duvar örülüyor. Yer altı suları azalıyor. Toprak kuruyor. Bodrum'un mikro-iklimi, artan beton yüzünden değişiyor. Bir bitkinin güçsüzleşmesi, bir bahçenin yok olması tesadüf değil; ekosistemin verdiği büyük ve gecikmiş bir uyarı sinyalidir.
Su Sorunu: Milyonluk Projelere Su Gitmiyor
Bodrum, kronik bir su sıkıntısıyla boğuşuyor. Yarımadanın doğal su kapasitesi, mevcut nüfusu bile zor kaldırıyor; üzerine eklenen binlerce yeni konut, onlarca büyük proje ve yüz binlerce turist baskısıyla bu sıkıntı artık kriz boyutuna ulaştı. İronik olan şu: Milyonlarca dolara satılan projelere yeterli su bağlantısı yapılamıyor. Havuzlu, jakuzili, sonsuzluk havuzlu villalar, su kesintisiyle boğuşuyor. Yer altı suları çekiliyor, kuyu kazan bölge çiftçisi artık yeterli suya ulaşamıyor. Ve güzelim bahçeler, bu su krizinin en sessiz kurbanları arasında yer alıyor.
Orman Yangınları ve Yenilenmeme
Her yaz Bodrum ve çevresi yangın haberleriyle sarsılıyor. Yüzlerce hektar orman, saatler içinde kül oluyor. Bu yangınların bir kısmı iklim krizinin doğal sonucu; ama bir kısmı için başka sorular sorulması gerekiyor. Yanan alanlar tekrar yeşillendiriliyor mu? Büyük ölçüde hayır. Doğa kendini yenileyemeden, o alanlar bir şekilde dönüşüyor. Yanan yerde ağaç değil, proje yükseliyor. Kaybedilen o ağaçlar, çoğu zaman geri gelmiyor…
Altyapı: Kapasiteyi Çoktan Aştık
Bodrum'un yolları bu yük için tasarlanmamış. Kanalizasyon sistemi bu nüfus için yeterli değil. Atık yönetimi bu hacim için hazır değil. Yaz aylarında yarımadanın nüfusu 7-8 katına çıkıyor; ama bu nüfusu taşıyacak altyapı yatırımı gerçekleşmiyor. Yenilenebilir enerji alanında da yeterli adım atılmıyor. Güneş ve rüzgâr enerjisi potansiyeli devasa olan bu yarımada, hâlâ büyük ölçüde dışarıdan enerji alan bir yapıya mahkûm. Plansız büyümenin bedeli, yaşam kalitesini düşürüyor. Hem yerli halkın hem de buraya gelen herkesin.
Suçlu Kim? Sessiz Kalanlar da
Bu tablo karşısında kolayca birilerini suçlamak mümkün. Ama bu yazının asıl meselesi başka bir yerde duruyor: Bodrum'u sevenler, Bodrum'a gidenler, Bodrum'da tatil yapanlar, Bodrum'a yatırım yapanlar ve tüm bu kötü gidişata rağmen yalnızca konuşup aksiyon almayanlar da bu tablonun parçası.
Her yıl Bodrum'a gidip 'ne oldu buraya' deyip dönmek ama bir sonraki yıl yine gitmek, ormanların ya da tarihi doğal dokuların yerine kurulan projelerin kapısında kuyruğa girmek, sosyal medyada ultra lüks restoranlarda paylaşım yapmak; bu da bir tercih. Ve bu tercih, değişime katkı sağlamıyor. Aksine, bu düzeni besliyor.
Yunan adalarına gidip 'ne kadar güzel korunmuş' diyoruz. Ancak, orada da baskılar vardı, orada da müteahhitler vardı, orada da açgözlülük vardı. Fark, toplumsal irade ve bireysel tepkilerdir. Bir balıkçı köyü sakinlerinin kendi kıyılarına yapılmak istenen projeye kolektif direnişi, o köyü bugün hâlâ güzel yapan şeydir.
Bodrum insanının hâlâ süren bonkörlüğünü ve yardımseverliğini burada ayrıca belirtmek isterim. Gerçek Bodrumlu insanların büyük bölümü, bu kargaşaya rağmen sıcaklıklarını, dayanışmalarını, misafirperverliklerini korumaktadır. Ama bu değerler de tehdit altında. Bir yerin doğal dokusu bozulduğunda, o yerin sosyal dokusu da er ya da geç bozulur. Bodrum'un insani sıcaklığı, şu an hâlâ Bodrum'un doğal güzelliğiyle birlikte yaşıyor, şimdilik… Biri gittiğinde diğeri de gidecek.
Pasif Direniş: Ne Yapabiliriz?
Büyük dönüşümleri genellikle büyük kararlar değil, küçük tercihler yavaşlatır ya da hızlandırır. Bodrum'u seviyorsanız ve bu sevgi yalnızca nostaljik bir duygu olmanın ötesine geçecekse; gündelik tercihlerde bu sevginin izlerini bırakmanız gerekiyor.
Benim için 'pasif direniş' şu anlama geliyor: Doğal dokuyu yok ederek inşa edilen projelerden uzak durmak. Doğal kıyı erişimini kapatan yapılaşmayı desteklememek. Bodrum'u Bodrum yapan küçük esnafı, salaş ama dürüst mekânları tercih etmek. Ultra lüks restoranlar yerine, lokal restoranları tercih etmek. Zaten azalmış olan doğal alanları ziyaret etmek, sosyal medyada bunları paylaşmak; ama bu alanları yok eden yapılara da aynı görünürlüğü vermek, tepkiyle birlikte…
Bence Bodrum'a gittiğinizde şunları yapmadan dönmeyin: Merkezdeki Karadeniz Yunuslar fırınına gidip acıbadem kurabiyesi alın. Metin Çıngıloğlu'nun doğal peynir ve zeytinleri, Özispir fırınının simitleri ve Bodrum semt pazarından aldığınız yeşilliklerle kahvaltınızı yapın. Bitez dondurmacısından aldığınız dondurmayı yerken akşam serinliğinde sahilde yürüyüş yapın. Yazın sahiplenilip sonbaharda sokağa bırakılan o kedi ve köpeklerle vakit geçirin, onları besleyin. Deniz hâlâ temizken Bodrum'un eşsiz koylarında yüzün. Arka Pizza'da Kale'ye karşı pizzanızı yiyin. Mandalina bahçelerinin arasında dolaşın, BDRM'dan Bodrum lokumu ve mandalina kolonyası alın. Bodrum'un tarihi ve doğal alanlarını keşfedin. Korunmaya değer her köşeyi, her koyun, her zeytinliğin, her mandalina bahçesinin fotoğrafını çekin. Belgeleme, en güçlü savunma araçlarından biridir. Yok olmadan önce var olduğunu ispat etmek; yok olduğunda hesap sorabilmek için zorunludur.
Akıllarını Bodrum'da Bırakıp Gidenler
“Senden öncekiler de böyleydiler. Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler.”
— Halikarnas Balıkçısı
Bu mısraları her okuduğumda farklı bir şey hissediyorum. Önceleri bunu bir övgü olarak okudum: Bodrum öyle büyülü ki gelen bir parçasını orada bırakıp gidiyor. Bir nesnenin değil, bir duygunun, bir anın, bir serbestliğin orada kaldığını anlatıyor bu. Giden kişi zaten oranın bir parçasını hep taşıyor içinde. Ama şimdi bu mısraları başka türlü de okuyabiliyorum: Gidenler, akıllarının ve kalplerinin bir parçası Bodrum'da kalarak gitti. Ve geride kalan Bodrum; o sahipsiz, o savunmasız, o korunmaz hâliyle kendi kaderine terkedildi.
Başka bir Bodrum yok, gerçekten, başka bir Bodrum yok… Türkiye'nin başka bir kıyısında, dünyanın başka bir köşesinde, Bodrum'un o özgün ışığını, o kokuyu, o iklimi, o tarihi ve o insanı bir arada bulabileceğiniz başka bir yer yok. Bu büyülü yeri korumak, büyütmek, bir sonraki nesle aktarmak hem orada yaşayanların hem de gidip sevenlerin sorumluluğudur.
Eski Bodrum’u, Bodrum’un huzurunu arayanlar gidecek başka bir yer arayacaklar ama bulamayacaklar. Çünkü Bodrum, yalnızca bir coğrafya değil; bir anlayışın, bir sadeliğin, bir güzellik algısının ifadesidir. O anlayış yok olduğunda, tüm güzellikler de yok olur. Geriye yalnızca havuzlu siteler, tıkanan yollar ve kimseye ait olmayan bir kıyı şeridi kalır.
Bodrum için köprüden önceki son çıkış. Belki çoktan geçtik o çıkışı ama yine de çevrilebilir direksiyon. Yine de dönülebilir…
Bu yazı; Bodrum'u seven, Bodrum’un bugünkü gidişatından korkan ve Bodrum’a yönelik hâlâ umut sahibi biri tarafından yazılmıştır…

